''When you have to shoot, shoot. Don't talk.'' - Tuco
2003 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2003 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.10.12

Coffee and Cigarettes - 2



Önceki altı filmin verdiği hazla Coffee and Cigarettes’in geri kalan beş filmine de devam edecek gücü buldum. Bu kısmın tamamı sonradan çekilen filmlerden oluşuyor. Hayırlısı deyip, bir fincan kahve eşliğinde ikinci kısma girişimizi yapalım.
Cousins – Kuzenler

Cate Blanchett
Karşımızda Cate Blanchett. Diğer tüm filmciklerden farklı olarak tek başına oynuyor. İki farklı karakteri karşılıklı oynamak gibi zor bir işe girişmiş. Ancak oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Ayrıca yazı dizisinin ilk ‘yarısı’nda belirttiği istisna burada geçerli. Cate Blanchett’ın oynadığı karakterlerden birinin ismi Cate değil Shelly. Önemli olmasa da eklemek istediğim ve ilgimi çeken bir not.
Biri ünlü ve zengin, diğeriyse çulsuz iki kuzeni izliyoruz. Jim Jarmusch (JJ.) burada biraz ‘’Kimlikler mi hayatımızı oluşturur yoksa hayatımız mı kimliklerimiz üzerinde etkili olur?’’ sorusuna yönelmiş. Bu kimliklerin, ne kadar yakın olabilme imkanımız olduğu halde bizleri uzak tuttuğunu görüyoruz.
Oldukça oturaklı bir diyalog var Cousins’da. Özellikle ‘’Nice to Meet You’’daki diyalogla kıyaslarsak. Sonuç olarak beğenimi kazanmış başka bir filmcik oldu Cousins.
Jack Shows Meg His Tesla Coil – Jack, Meg’e Tesla Bobinini Gösteriyor

Meg White – Jack White
Evet, yanlışlık yok. Karşımızda Jack ve Meg White. Bir zamanların White Stripes’ını bir filmde görmek bana ne kadar keyif verdi anlatamam. Karşımızda oyuncu tabanlı olmayan bir ikili var ancak pek sıkıntı yaratmamışlar. Cafede oturan iki kişinin tesla bobini inclemesi gibi bir absürdlük var ki daha ne olsun?
Özellikle Jack’in mucit kişiliği ön plana çıkarılmış. Daha çok içindeki meraklı çocuk mucit. Beklenmeyen kişilerin sahip olduğu bilgi birikimi ve bu insanların dinlenmediği veya fikrinin alınmadığı sürece ortaya çıkmaması, çıkamaması. İşte burada Meg, Nikola Tesla’nın yansıması oluveriyor. En azından karşımızda tatmin edici bir film var.
Cousins? – Kuzenler?

Alfred Molina – Steve Coogan
‘Those Things’ll Kill Ya’ ile birlikte en beğendiğim bölüm. Alfred Molina ve Steve Coogan gibi şahane bir ikliyi izleme imkanı buluyoruz. Karşımızda yine absürd bir konu var ve yine ciddiyetle işlenmiş. O ana kadar saygı duyduğum Steve Coogan’ın tavırlarıyla yarattığı soğukluk ve ikiyüzlülük tiksindirici.
‘’Numaramı versem adilik etmiş olur muyum?’’ sorusuna Alfred Molina’nın verdiği ‘’Evet’’ cevabı surat ifadesiyle birlikte büyük bir rahatlama hissettim. Ayrıca filmciklerin genelinden farklı olarak burada kahve değil çay içiyoruz. En izlenesi bölümlerinden biri ‘Cousins?’. Şiddetle tavsiye edilir. Burada ismi geçen yönetmenimiz Spike Lee’nin ‘’Twins’’ bölümündeki oyuncuların kardeşi olmasıysa şaşırtıcı. Açıkcası filmi izledikten sonraki incelemelerim sırasında öğrendim.
Delirium

GZA – RZA – Bill Murray
Neredeyse hepimiz, tüm uyarılara rağmen hayatımızı daha da kötüye götürecek şeyler üzerinde takılıp kalıyoruz. Daima istediğimiz gibi algılıyoruz. İşte Delirium da bu mantık üzerinde yola çıkan bir bölüm. Kahve ve sigaranın da aslında ne acı sonlar üzerine kurulu olduğunu gösteriyor bize. Bir bakıma bütün film serisi boyunca izlediğimiz nice oyuncularla birlikte her seferinde onlarla birlikte var olan kahve ve sigaranın da kişilikleri üzerinde durulmuş. Onlara da birey muamelesi yapılmış.
Bill Murray’i izlemek keyifli olsa ve kendimce alt metinler çıkarabilmiş olsam da pek tatmin olmadığım bir kısım oldu Delirium. Ayrıca RZA’nın beresine dikkat derim.
Champagne – Şampanya 

Taylor Mead – Bill Rice
On bir film arasından belki de üstünde en çok konuşulacak film Champagne. ‘Sanki dünyadan boşanmış gibiyim.’’ diyerek başlıyor diyalog. Hayat bir yerden sonra adeta bizden boşanıyor.  Sonunda hepimiz ‘’Hayatın izini kaybeden’’ bir şarkıyı dinliyoruz.
Sonra hepimiz şu ya da bu şekilde yaşadığımız hayatı kutluyoruz. Kimileri bir kadeh şampanyayla kimileriyse bir kağıt bardak dolusu kahveyle. Aldığımız tadın ise şampanyadan farkı yok. Hiç görmediğimiz 1920’lerin Parisini ve 70’lerin New Yorkunu hayal etmektir hayattan zevk aldıran. ‘’Joi de vivre*’’ olmadıkça ne anlamı var yaşamanın? İki dakikalığına da olsa uyumamanın.
-
Champagne ile birlikte bitiyor filmlerimiz. Günlük hayatın içerisinden kesitlerle yer yer konuya bir anda girerek yer yer baştan sona izliyoruz hepsini. Bütünlüğü olmayan muhabbetler bazen can sıksa da JJ.’in bilinçli bir tercihi olduğunu düşünüyorum. Her bir senaryonun satır araları oldukça dolu bazıları daha da dolu. Sigara içmeyen bünyelerle içenler belki daha farklı hissederler filmi, belki daha farklı özümserler. Ancak Coffee and Cigarettes’in size vereceği bolca şey ve aldıracağını bolca kahve var. Afiyet olsun.
İzleyin, izlettirin, iyi seyirler…
*Joi de vivre: Yaşama sevinci

15.9.12

Coffee and Cigarettes - 1


’Bırakmanın güzelliği; bıraktım… Bir tane daha içebilirim çünkü bıraktım.’’
Yıl 1986, Jim Jarmusch(JJ.), Coffee and Cigarettes isimli bir kısa film çeker. Roberto Benigni ve Steven Wright’ın bir kafede kahve ve sigara eşliğinde diyaloglarına tanık olunur.  Bunu iki farklı kısa film daha takip eder. Ardından JJ. Üzerine sekiz tane daha ekler ve hepsini bölümlere ayırarak birleştirir. Karşımıza Coffee and Cigarettes çıkar. E, müziği, insan ilişkilerini ve göz dolduran oyuncuları içerisinde bulunduran bir bağımsız yapıma kim hayır diyebilir?
Kahve ve sigara gibi bir ikilinin, insanları nasıl bir ortak paydada buluşturduğundan yola çıkar filmciklerimiz. Kahvenin siyahı ve sigaranın beyazının nasıl bir tezatlıkla birbirini tamamladığını izleriz. Her birinde camiasında fark yaratmış ilginç kişiliklere tanık oluruz. Her seferinde farklı satır araları doldururuz. Alt metinler yakalarız. Belki bir-iki tanesi zayıftır ama içine girdikten sonra çok da aldırış etmezsiniz. Her bölümü izlediğim sırayla küçük küçük incelemek istiyorum. Hikayeler arasında herhangi bir bütünlük olmadığı için ve belirli bir olay örgüsü bulunmadığı için ‘’spoiler’’ korkunuz olmasın. Güvenli ellerdesiniz.
Filmleri altı film bu hafta , beş film gelecek hafta şeklinde iki parçaya böldüm. İlk bölüme başlayalım.
Strange to Meet You – Seninle Tanışmak İlginçti

Steven Wright – Roberto Benigni
Yazının başında da belirttiğim ilk film. Karşımızda kafein bağımlısı yabancı Roberto Benigni ve Steven Wright. Giriş için doğru bir seçim bu filmciğimiz. İnsanların neden kahve ve sigaraya bu denli sarıldığını anlamamız için yalnızca bir örnek. Aynı zamanda birbiriyle yeni tanışan insanları muhabbete sevk ettiren özelliğini açık açık görüyoruz. Birbirlerini anlamasalar da konuşabiliyorlar. Anlaşabiliyorlar. JJ. bir bakıma ‘’İşte kahve ve sigara budur. İyi seyirler.’’ diyerek girişi yapmış.
Başlarda alışmam ve filme adapte olmam biraz zaman alsa da devamı akıcılıkla ilerledi. Bölümün sonuyla birlikte de derhal kendime bir kahve hazırladım. Filmin böyle de bir büyüsü  var işte. Roberto’nun başarısından bahsetmeye gerek olmaz umarım.
Twins – İkizler

Cinqué Lee – Steve Buscemi – Joie Lee
Seçkinin ikinci filmciği Twins. Bu bölümde karşımıza çıkan ve ilk andan itibaren yüzüme tebessüm getiren kişi Steve Buscemi. Yanındaysa – yanında diyorum çünkü esas karakterler ikizler olsa da Steve Buscemi onların önüne geçiyor – ikizler. Kötü ikiz ve iyi ikiz ibareleriyle yola çıkan hikayemiz belki de hepimizin içinde bulunan zıt yönlerimizi gösteriyor. Bir tarafımız ‘’Evet’’ derken diğer yanımız ‘’Hayır’’ diyor. Filmde de söylendiği gibi : ‘’Bu işler böyledir öyle değil mi?’’.
Yine de diğer bölümlere göre zayıf bir yapı var Twins’de. Strange to Meet You ve Steve Buscemi’den aldığım heyacanla devam edebiliyorum.
Somewhere In California – California’da Bir Yer

Iggy Pop – Tom Waits
Ekibin, meraklısına en keyifli parçalarından biri Somewhere in California. Iggy Pop ve Tom Waits bey amcalar birlikteler. Filmdeki bir istisna dışında her karakterde olduğu gibi kendilerini oynuyorlar.
Sigarayı bırakmak ve yeniden başlamak arasındaki iç çatışmanın tarafları var karşımızda. Aynı zamanda ironi ve ego. Belki de ilerleme konusunda en çok zorlanan masa bu, filmlerimiz arasında. Hem doktor hem müzisyen olma durumuysa ‘’Tıbbın ve müziğin kesiştiği yerde yaşamak’’ demek. Çok hoş.
Those Things’ll Kill Ya – Bu Şeyler Seni Öldürecek

Joseph Rigano – Vinny Vella
Filmciklerimizin en keyif aldığımdayız. Karşımızda JJ.’in Ghost Dog filminde de rol alan ikilisi Joe ve Vinny var. Kahve ve sigara tüketiminde, insanların vazgeçilmez ‘’Akıl hocası’’ burada karşımıza çıkıyor. Filmciğin ismindeki repliği tekrarlayan bir kimse.
Bu bölümdeki diyaloglar oldukça keyifli. Özellikle mizahi yönü öne çıkarılmış olan İtalyan-Amerikan karakterler kişisel beğenim olduğundan dolayı oldukça başarılı buldum bu bölümü. Dilden dile dolaşan ve herkesin bildiği bilgiler yine de ilginç bir şekilde insanları içmekten alıkoyamıyor. Benim gibi bir bünye için anlaması zor bir mesele. Sigara içenlerin kendilerini daha iyi bulabilecekleri bir bölüm.
Renée

Reneé French
Bütünün en az diyaloglu ve en estetik parçası Renée. İsmini karakterimiz Renée French’den alıyor. Bu alımlı görüntünün, incelediği dergiyle birlikte altında yatan şiddeti anlayabiliyoruz. Film içindeki – İkizlerden sonra – en iyi tezatlardan biri. Beklenenden oldukça farklı bir karakter.
Hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmayan Renée French’in durumu ise garsonun devamlı kendisinin kim olduğunu sormasıyla oldukça ilginç bir uyum gösteriyor. Bu durumu anlamam ancak film bittikten sonra kendisinin kim olduğunu öğrenmeye çalışmamla gerçekleşti.
No Problem – Sorun Yok

Alex Descas – Isaach De Bankole
Bu haftaki bölümün son kısmı No Problem. Alex ve Isaach’in girift karakterlerini yansıtan bölümümüz, insanların içindeki endişe duygusunun dışa vurumu diyebilirim. Sorunlarıyla yüzleşmeme veya yüzleşememe hali. Böyle durumlarda sigara içmese bile yalnızca kahveyle eşilik etmeye çalışıp dertlerimize derman bulmak isteyen dostların somutlaştırılması oldukça başarılı. Tabii benim çıkarımlarım bunlar. Belki de JJ.’in hiç böyle bir derdi yok. Sanatın güzelliği de burada öyle değil mi?
İzlediklerim arasında biraz da dikkat dağınıklığının da etkisiyle en çok koptuğum filmcik oldu No Problem. Karakterlerin kendini tekrarlaması da bir etken tabii.
-
No Problem’le birlikte on bir kısa filmlik Coffee and Cigarettes’in ilk altı filmini bitirmiş olduk. Geri kalan beş filmle beraber devam edeceğim. Önemli bir nedeni olmamakla birlikte aynı anda bütün parçaları tek bir yazıya toplamak istemedim. Geri kalan kısımların zaman içerisinde yeni anlamlar kazanabilmek gibi bir özelliği de var.
Şu ana kadar önemli isimlerin çok güzel oyunlarını, keyifli diyaloglarını ve uzunluğuna göre dolu dolu alt metinler yakalayabildiğim bir yapım. Detaylar dikkat çekici. Hepsinin deneyimlenmesinde fayda var.  Coffee and Cigarettes: Bir Bütünün İkinci Yarısı’na beklerim. Afiyet olsun.
İzleyin, izlettirin, iyi seyirler…

28.8.12

Kontroll



''Buradan nasıl çıkılır Bela Amca?'' 
''Bir sürü çıkış yolu var, Bulscu.''

Başlıkta bir sorun yok. Filmimizin adı Kontroll. Macarca’da Kontrol demek. Buradan da anlayacağımız üzere filmimiz Macar filmi. Bu önemli bilgileri vermenin iç huzuruyla birlikte bu haftaki incelememize başlayalım.

Nimrod Antal imzalı filmimiz Budapeşte metrosunun bilet kontrol görevlilerinden Bulscu(Sandor Csanyi) ve ekibi üzerinde duruyor. Ancak odak noktamız Bulscu. Metroda yaşayan bir adam Bulscu. Metroda yatıp metroda kalkıyor. Yukarıya ise hiç çıkmıyor. Bunun nedenini ise film boyunca çok yaklaşsak da tam olarak öğrenemiyoruz. Bize yalnızca çıkarım yapmak kalıyor.

Farklı bir karakter Bulscu. Belki Hollywood filmine ait bir karakter olsa çeşitli allayıp pullamalarla rahatlıkla fenomen olabilirmiş. Daima sessiz. Gerekmedikçe konuşmuyor ancak hep düşünüyor. Belki geçmişini, belki de geleceğini... İçindeyse hep bir korku var. Yukarının korkusu. Yukarıdakilerin hırslarına ve rekabetine yenik düşme hali olabileceği düşündürtülüyor metroda. Ömür boyu boyu çalışıp bir yere gelememe korkusu.Yaşadıkları bir süreç olarak işliyor. Bulscu’nun hikayesinin son evresi. Çıkışa ulaşması için ihtiyacı olan motivi bulma safhası.



Bulscu’nun yanındakiler de oldukça ilginç, bununla beraber doğal karakterler. Hepsi birbirinden farklı. Bu kadar adamın bir araya toplayan ortak paydalar ise kaybeden olmak ve kontrol. Metro ise hepsinin üstünde psikolojik bir baskı unsuru. Bu yolda güçlüler ve güçsüzler birbirinden ayrışıyor. Aşağıda böyle bir yeraltı dünyası olma düşüncesi bile çok ilginç. Belki de yönetmenimizin bir bildiği vardır.

Film sırasında kontrol görevlisi olayının kurmaca olduğunu düşünebilirsiniz  ki böyle olursa yalnız değilsiniz. Ancak 4-5 sene öncesine kadar gerçekten de böyle görevliler varmış. Eklemeden geçmeyelim. Filmin başındaki metro görevlisinin durumu ise oldukça farklı. Dikkat.

Filmin atmosferi ise oldukça başarılı. Kişisel beğenim olan soğuk renklerin hakim olması durumu her sahneden zevk almamı sağladı. Ayrıca genel plan çekimler çok estetik. Metroların yaşanmışlığı ise dikkat edilesi. Bu yönüyle kafalardaki Doğu Avrupa sineması örneği yerli yerine oturuyor. Film boyunca gökyüzünü hiç görmüyor olmamız filmin çizgisine uygun düşse de zaman zaman boğucu oluyor.



Metro görevlilerinin birbirleriyle ve yolcularla olan mücadelesi de filmin ana hatlarından biri. Metroda dolaşan katilin varlığıyla birlikte aynı zamanda gerilim türüne de eğilim gösteriyor. Hatta film hakkında bilginiz yoksa başta gerilim filmi bile sanabilirsiniz. Kontrol ve psikolog sahnelerindeki mizah oldukça başarılı. Filmin tam reaksiyon verebildiğimiz noktaları bunlar. Psikolog sahnelerinin 14 Şubat tarihli incelemem olan Carandiru ile benzerliği ise dikkat çekici. İnsaların dertlerini anlatmak adına hızlı ve başarılı bir yöntem. Ancak filmin tam reaksiyon aldığı sahneler bitti mi bitiyor. Düzenli bir dağılım söz konusu değil. Bir yerden sonra film Bulscu’nun üzerine daha da yoğunlaşıyor. Olması gerektiği gibi mi? Tartışılır.

Sonuç olarak hikayesi yer yer havada kalan bir film Kontroll. Ancak bunun karşısında yaratılan karakterler, atmosfer ve mizahi öğeler çok güçlü duruyor. Psikolojik etkenler ve bu sahnelerdeki müzikler de cabası. Yine de yalnızca meraklılarına tavsiye edebileceğim bir film. Yönetmenimiz Nimrod Antal’ın bu filmle 2004 yılı Cannes Film Festivali’nde ‘’Genç Yönetmen’’ ödülü aldığını da belirteyim. Daha niceleri var tabii.

Bulscu’nun motivini bulma safhası demişken. O da kendi meleğini buluyor.

İzleyin, izlettirin, iyi seyirler...

3.4.12

Carandiru

“Vicdan için bir tedavi var mıdır doktor?”
“Eğer olsaydı herkes isterdi.”
Eski dergileri karıştırırken denk geldim Carandiru’ya. Hapishanede geçen hikayelere karşı olan ilgim nedeniyle izlemeye karar verdim. Baktım ödüller var, Brezilya yapımı, orada bir yerde Cannes yazıyor ve oldukça etkileyici bir afişi var. Beklenti tavan yaptı doğal olarak. Prensiplerimin dışına çıkarak yüksek beklentiyle başladım Carandiru’ya. İnceleme sırasında ”spoiler” olarak tabir edilen ve film hakkında bilgi veren içeriklerle karşılaşabilirsiniz. Ben uyarımı yapayım.
Hector Babenco imzalı, 2003 yapımı bir film Carandiru. 1992 yılında AIDS’i önlemek üzereye hapishaneye gönüllü olarak gelen Dr. Drauzio Varella’nın anılarını kaleme aldığı kitabından uyarlama. Anlayacağınız, elimizde çok sağlam, dramatik bir ham madde  var.
Doktorumuzun gelişiyle birlikte mahkumları tanımaya başlıyoruz. Bazılarının AIDS konusundaki rahatlığı ise dikkat çekici. Mahkumları tanımaya başlamamızla birlikte hikaye içinde hikayeler yavaş yavaş geliyor. Doktor da onları tanımak için yanıp tutuşan bir turist edasıyla sorular soruyor. Zaten doktorun hapishanedeki yeri turist olmanın ötesine geçemiyor.


Hapishanedekilerin hikayelerini öğrenmek keyifli. Bir OZ edasıyla izliyoruz. Ancak dakikalar ilerliyor, ilerliyor, ilerliyor… İsyan üzerine kurulmuş bir film beklerken mahkumlara odaklanmış bir film olduğunu anlamakta ne yazık ki gecikiyorum.  Sorun değil izlemeye devam.
Bu sırada Türkiye ve Brezilya arasındaki yargı benzerliği hemen fark ediliyor. Yıllardır hakimin kararını vermesini bekleyenlerden tutun da çıkması gerektiği halde çıkamayanlara kadar. Machuca ve This is England gibi burada da memleketime benzer bir nokta buldum. Keşke takdir edebileceğim bir nokta olsaydı.
Filmde isyan halinin başlamasıyla birlikte belgesel kulvarına geçiyoruz. Başından beri var olan çizgisinin değişmesi biraz sıkıntı yaratmış. Bira onu deneyeyim, biraz da şundan bakayım diyen açık büfe meraklılarına dönmüş. Filmin belki de en önemli problemi doktorun romanından alınan ham maddenin işlenmeden verilmiş olması. Kitap hakkında bilgim yok ancak başka bir açıklaması varsa balon senaristlerin elinde patlar.  Bize hikayeleri anlatılan öne çıkarılmış mahkumların bazılarının sonunun ne oluğunu göremeyince hoş olmuyor.
Kitabın içeriğiyle birlikte eklenenler olsaydı çok daha başarılı bir iş ortaya çıkabilirdi. Bu şekilde ”ben bugün bunu öğrendim” durumuna getirerek bir kısmında bizi içine alan o güzelim atmosfer yer yer izleyiciyi turiste çeviriyor. Bunun sebebi ise doktorun varlığı.
Filmin son bölümlerine doğru oldukça etkileyici ve içi dolu sahneler mevcut. Takdir edilesi noktalar bunlar. Polisin mahkumlara karşı birikmiş kin duygusunu kustuğu sahneler, toplumun verdiği kimliklerin ve vardırdığı noktaların aslında ne kadar yalan ve yozlaşmış olduğunu  anlamamızı sağlıyor. Belki de mahkumlar polis olsa yapmayacaklarını polisler mahkumlara yapıyor. Gerçi, etiketler değil midir insanları değiştiren? Özellikle de Brezilya favelaları arasında yetişmiş kaybedilmiş gençlik karşısında.

Filmin afişi ise bahsi geçen sahnelerdeki gibi oldukça etkileyici lakin şöyle bir problem var ki filmin son 20-30 dakikası arasında gerçekleşen bir olayın bütün filme mal edilmesi yoldan geçen izleyicinin kandırılması demek. Ben içimdekini söyleyeyim de.
Sonuç olarak, hapishane yaşamının ve atmosferinin çok iyi yansıtıldığı, isyanın ve mahkum hayatlarının etkileyici olduğu bir film Carandiru. Uyarlama konusundaki sıkıntısı ise bence ele avuca sığmıyor. Yönetmenimiz kendinden bir şey kattıysa bile ne yazık ki anlaşılmıyor. Hapishane atmosferine meraklıysanız, bir de üstüne Cidade de Deus’u (Tanrıkent) izlemişseniz kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Zaten bu iki yapımı deneyimlemiş bünyeler üzerinde hafif bir Brezilya korkusu oluşabilir. Hayat ne yazık ki Copacabana plajlarından ibaret değil.
Konuya meraklı bünyeleri buradan alalım. Ne yazık ki sadece İngilizce.
Filmin kötü adamları ise ”Uyuşturucu ve Polis”. 14 Şubat günü yayınlanan bu yazımda biraz daha iç açıcı bir filmle karşınıza çıkmak isterdim ancak merak etmeyin, insanın doğasında her daim bulunan aşk duygusu burada da mevcut.
İzleyin, izlettirin, iyi seyirler…

19.11.10

Good Bye Lenin! - Elveda Lenin!


+ ''Abi bunun orijinal ismi nedir ki?''
- ''Auf wiedersehen olabilir mi?''
+''ehe ehe odur herhalde.''
- ''Abi baktım internetten Good Byemış.''

Şeklinde bir muhabbetle başladık filmi izlemeye. Daha filmi izlemeden nelere takılıyoruz işte.

Avrupa filmi, Lenin ve ''bak bu filmin puanı yüksekmiş.'' izlememize en çok etkiyi yapan elemanlar oldu. Film gerçekten çok başarılı.

Gelelim karakterlere; yıl 1989. Alex Kerner(Daniel Brühl) Doğu Almanya'da (DDR) babası dışında ailesiyle birlikte yaşayan bir genç. Uzaya oldukça meraklı. Sonuçta uzaya ilk giden Alman'ın çocuk jenerasyonundan. Annesi ise babasının aileyi terkedişinden sonra depresyona giren ardından kendine gelip çocuklarına, ülkesine ve sosyalizme kendini adayan bir anne. Anne rolünde Katrin Sass'ı izliyoruz. Karakterlerimizi canlandıran oyuncular çok başarılı. Bu arada ''ya ben bu Daniel Brühl'ü nereden tanıyorum?'' diyen varsa yazımın sonunda söyleyeceğim.


Alex, Kızkardeşi ve Annesi Doğu ile Batının duvarla ayrıldığı bir Almanya'da yaşıyor. Bir gün Alex'in katıldığı bir yürüyüşte Annesi onu görünce bayılıyor ve her şey başlıyor. Annesi komaya giren Alex aylarca hergün Annesini ziyarete geliyor, başında bekliyor, bir yandan çalışıyor, bir yandan annesine bakan hemşire ile yakınlaşıyor. Aradan sekiz ay geçiyor ve bu sekiz ay içerisinde Berlin Duvarı yıkılıyor ve Doğu ile Batı birleşiyor. Tabii bu durum ''birleşiyor'' lafından çok daha derin bir konu.

''Burger king'i tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz. yine bekleriz.''
Bildiğiniz veya bilmiyorsanız söyleyeyim. 2. Dünya Savaşından sonra Almanya'nın batısı Fransa, İngiltere ve Amerika tarafında, Doğusu ise Sovyetler Birliği tarafından işgal edildi. Batı birleşme kararı aldı ancak Sovyetler birliği buna karşı çıkarak Doğuda sosyalist bir devlet kurdu. Ancak doğudan batıya kaçanları engelleyemedi ve bunun üzerine Berlin Duvarı yapıldı.

İşte Doğu ile Batının birleşmesi Christina'nın komada olduğu zamana denk geliyor. Uyandıktan sonra doktoru Alex'e annesinin onun sarsacak durumlarla karşı karşıya kalmaması gerektiğini bunun onu çok etkileyeceğini ve böyle bir durumda tekrar komaya girmesi veya ölmesi ihtimali olduğunu söylüyor. Bu durumun ardından Alex çok zorlu bir sınavla karşı karşıya geliyor. Annesini Batı ile Doğunun hala ayrı ülkeler olduğu bir dünyada yaşatmak. Annemizin tek isteği ise sosyalizmi daha yaşanabilir bir hale getirmek ve güzelleştirmek.


Filmde Alex'in çabalarını izlerken hem gülüyor, hem hayret ediyor, hem şaşırıyor hem de hüzünleniyoruz. Her şey o kadar derin o kadar iyi işlenmiş ki filmin etkisine kendinizi kaptırıyorsunuz.

Filmdeki betimlemelerde oldukça iyi. Kapitalizmin gelişini Burger King ve Coca Cola ile çok güzel özdeşleştiriliyor. Bir sahnede Kapitalizm yani Batı; daima tüketen, obez ve hamburger yiyen pis bir adama benzetiliyor. Ayrıca bir kaç sahnede 2001: A Space Odyssey'e gönderme varmış ancak ben bunu filmden sonra öğrendim. 


Doğu ile Batının birleşmesinden sonra kapitalizmin bir ülkeyi nasıl çürüttüğünü nasıl kemirdiğini çok acı bir şekilde görüyorsunuz. Bunları izlerkende bir yandan böyle bir dünyada yaşadığınızı düşününce daha fazla koyuyor, koyuyor da koyuyor.

2003 yapımı filmin müzikleri Yann Tiersen tarafından yapılmış. Yann Tiersen aynı zamanda Amelie'nin müziklerini yapan müzisyenimiz. Durum böyle olunca müziklerde oldukça başarılı.




Eğer yazının başından sonuna kadar okuyan varsa ve Daniel Brühl'ü hala merak eden varsa söyüyorum; Quentin Tarantino'dan Inglourious Basterds. Kendisi Alman subay rolünde izlemiştik. Bu durumda yazının sonuna geldik.

Film söylediğim gibi oldukça başarılı, çok sağlam,  çok derin ve etkileyici. Herkese tavsiye ederim. Ayrıca film ödülden geçilmiyor. İzleyin, izlettirin...
 

İyi seyirler...