''When you have to shoot, shoot. Don't talk.'' - Tuco
1950-1960 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1950-1960 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.6.11

12 Angry Men - 12 Kızgın Adam


Merhaba sevgili okurlar, bu yazımda oldukça heyecanlı ve zevkli bir film olan, 12 Angry Men hakkında bilgi vererek başlamak istiyorum.
              
Yönetmenliği Sidney Lumet tarafından yapılmıştır. Ayrıca vurgulamak isterim ki bu film Sidney Lumet'in ilk sinema filmdir. Öykü ise Reginald Rose tarafından bir tiyatro oyunundan uyarlanmıştır. Zaten filmi izlerken sahnelerin ne kadar teatral olduğunu rahatlıkla anlayabilrisiniz. Filmde zamanın çok önemli isimleri Henry Fonda, Lee J. Cobb ve Martin Balsam gibi çok başarılı aktörler yer almaktadır. Tabii bu güzel film takdir edersiniz ki ödül almadan duramamış. Yılın en iyi yönetmeninden, en iyi sinemaya uyarlama ödülüne kadar ortalığı silip süpürmüştür.
              

Birazda filmin konusundan bilgi vermek isterim. Hikayemiz, bir mahkeme odasında başlar. Babasını öldürmekle suçlanan ve fakir bir mahallede büyüyen, yaklaşık olarak 17-18 yaşlarındaki bir çocuğun durumunu anlatmaktadır. Şunuda belirtmek isterimki eğer suçlu bulunursa idam cezası alacaktır. Yargıç kararı vermiştir ve söz artık jüriye kalmıştır. Jüri filmin isminede ilham kaynağıolan 12 kişiden oluşmaktadır ve bu 12 kişide çocuğun suçlu veya suçsuz olduğuna dair hem fikir olmalılardır. Aksi takdirde jüri askıya alınır ve yeni jüriler bulunarak dava sonuçlandırılmaya çalışılır.


Juri odasına girilmiştir ve etraf sessizliğe bürünmüştür. 1 numaralı jüri olan jüri başkanı bir oylama başlatmıştır. Aslında bu oylama bi yerde çocugun kaderini belirleyecektir. 12 jüriden 11 tanesi “Suçlu” kararına varmış fakat sadece 8 numaralı jüri (Henry Fonda) “Suçlu Değil” demiştir. Bu filmde 8 numaralı jürinin diğer tüm jürileri ikna etmeye çalışmasından ve 8 numaralı jürinin büyük bir sabır ve azimle 11 kişininde fikirlerini değiştirmeye çalışmasından ibarettir. Doğal olarak filmin sonu baştan beri tahmin edilen şekildedir. Yani DVD'yi alıp arkasını okuyan bir insan bile bunu rahatlıkla anlayabilir. Tabi ki ben bunu bir eksiklik olarak görmüyorum.


12 Kızgın Adam ismini toplumsal problemlere tepkili, istediği sonuçları elde edemeden yaşayanadamlardan almışta diyebiliriz. Bu adamlar ki zamanında cezasız bırakılan suçlulara duydukları tepkiyi ilk fırsatta suçlu olabilecek birine göstermek istiyorlar. Aslında hepimizin birer kızgın adamdeğil miyiz?



Film bize ciddi meselelerdeki aceleciliğin ne kadar önemli sonuçlar doğuracağını göstermiştir.. Ayrıca bu film, o zamanki mahkeme sisteminin nasıl işlediğini ve  nasıl olduğuna da değinmeyi ihmal etmemiştir. 12 Angry Men, sonunun tahmin edilmesine rağmen son saniyesine kadar heyecanla izlediğim ender filmlerden bir tanesidir ve mutlaka izlenmelidir. Gerek oyunculuğu gerekse yönetmenliğiyle oldukça başarılı bir filmdir.

İzleyin, izlettirin, iyi seyirler...

A.A.A

*Konuk yazarımıza teşekkürlerimi sunarım.

2.2.11

Paths of Glory - Zafer Yolları


Birçok ülkede özellikle Fransa'da uzun yıllar yayınlanmayan ve ülkemizde de Zafer Yolları ismiyle yayınlanan bir film Paths of Glory. Usta Yönetmen Stanley Kubrick'in militarizmle ilgili ilk filmi. Ardından gelen Full Metal Jacket kadar iyi fakat Dr.Strangelove'ı ya anlamadığım ya da çok absürd geldiği için kıyaslamaya almayacağım bir film. İzlememin nedeni ise ''Şu Kubrick'in filmlerini izleyip bitirelimde aradan çıksın'' demem. Aradan çıksın olayı yanlış anlaşılmasın, her filme olduğu gibi bunlara da saygım sonsuz.

Film oldukça açık ve net. Kafanızı karıştıran, bir kere daha izlemenizi gerektiren sahneler yok diyebilirim gerçi bu durum izleyiciye göre değişir. Ancak bir kerede çok rahat yerleşen başarılı bir yapım. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransa ile Almanya arasındaki cephede Ant Tepesi'nin alınması sırasında yaşanan askeri bir kriz ve bunun sonuçları üzerine. Ancak senaryo salt Kubrick değil. Humphrey Cobb'un romanından uyarlama. Diğer birkaç Kubrick filminde olduğu gibi.


Askeri yapılanmanın kriz zamanlarında ne kadar kokuşmuş durumda olduğunu, krizlerin çözülmesinde ne kadar düz mantık ilerlediğini ve rütbeler arasındaki farkları gözümüze soka soka anlatıyor.

Film genelde üç farklı taraftan anlatılmış ki zaten üzerinde durulan iki grup var. Birincisi rütbeli askerler grubu ki içindeki pislikleri görünce mideniz bulanıyor. Diğeri ise erler grubu. Bunlar da ne denirse yapan ve olaylar karşısında kurban giden ekip ki acımamak elde değil. İşte bu üç farklı taraf olayı şöyle ki rütbelilerde bir kötü,pislik, ekstra yıldız uğruna her şeyi yapabilecek subay, olayları yatıştırmaya çalışıp tatlı dille işi halletmeye çalışan subay ve doğrucu davut olan, olayları mantıklı bir şekilde analiz edip manıklı olanın yanında olan. İşte bu son saydığım oldukça iyi bir performans sergileyen Kirk Douglas'ın canlandırdığı Albay Dax karakteri

Pvt. Maurice Ferol

Peki ya erler neci? İşte burada idama mahkum edilen üçlü devreye giriyor. Biri oldukça güçlü bir kişilik sergileyen, her şey olacağına varır diyen Philip Paris, Annecim ölmek istemiyorum diyen zayıf karakter Maurice Ferol ve bunların arasında kalan asker Pierre Arnaud. Bu arada Pierre Arnaud karakterini oynayan Joseph Turkel'i başka bir Kubrick film olan The Shining'de Barmen olarak görüyoruz. Barmenin adını çıkaramadım şimdi.

Filmimiz hiçte öyle umduğumuz gibi mutlu sonla, iyilerin adaletinin kötülerin adaletini beat'em down gibi bir havada dağıtıp geçtiği şekilde bitmiyor. Gayet güzel bir şekilde Generaller ne isterse o oluyor bitiyor. Askerlerin alındıktan sonra hücrelerinde pislik içinde samanlar üzerinde yatırılması ancak daha belkide yıllarca yaşayacak olan generallerin ise balolarda, davetlerde eğlenmesi, leziz yemekler tüketmesi ve sarayvari yerlerde konaklamaları insana çok koyuyor. Zaten Paris'in bir sahnede yaptığı hamamböceği ve ben karşılaştırması her şeyi söyledi.

Albay Dax'in savunma yaptığı sahnede söylediği son cümleler seyircinin o ana kadar biriktirdiklerini kusuyor. Her cümlesinde vuruyor da vuruyor. Ancak ne derse desin bir işe yaramıyor.  Filmin isminin Paths of Glory olması ise tam bir ironi.


İşte Paths of Glory böyle gerçekçi, başarılı bir film. Saçma sapan atmasyonlar yok. Ancak tam olarak savaş filmi değil. Biraz savaş, biraz dram, biraz Philedephia. Bence olmuş.

Ekşi sözlükte bu filmle ve diğer askeri Kubrick filmleriyle ilgili bir yazı gördüm. Onu da payşmadan bitirmeyeyim:

''insanı vicdani ret noktasına kadar getirebilecek savaş karşıtı kubrick filmi. kubrick 3 savaş filminde de aynı şeyi farklı gözlerden anlatıyor.

- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve amerikan başkanı bile bunu engelleyemez
- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve aklı başında subaylar bile bunu engelleyemez
- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve aklı başında askeri muhabirlik yapan erler bile bunu engelleyemez ''



Birde ekleme yapayım. Filmin sonunda gördüğümüz şarkı söyleyen Alman kızı daha sonra Kubrick ile evleniyor ve Christiane Kubrick oluyor.İzleyin, izlettirin.

İyi seyirler...

26.11.10

Some Like It Hot - Bazıları Sıcak Sever


Ağır toplarıyla sinema dünyasının kült komedi filmleri arasında gösterilen Some Like It Hot'ı cans sıkıntısı üzerine izlemeye başladım ve oldukça güzel zaman geçirdim. Zaman kıtlığından dolayı 2 parça halinde izleyebildim ancak filmden pek bir şey kaybettiğimi sanmıyorum.

Filmimiz 1959 yapımı, siyah-beyaz bir komedi filmi. Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon gibi önemli isimleri barındırıyor.Tony Curtis'i bu sene kaybettiğimizi belirteyim.

Karakterlerimiz Joe(Tony Curtis) ve Jerry(Jack Lemmon) ekonomik durumlar pekde iç açıcı olmayan iki müzisyendir. Bir gün çalıştıkları mekanın mafya bağlantıları nedeniyle polisler tarafından basılması sırasında kaçarlar ve sonuç olarak işsiz kalırlar.


Ardından başlarlar iş aramaya. Bu arayış sırasında bir üniversitenin balosunda iş bulurlar ancak hava nedeniyle arabayla gitmeleri gerekir ve bir arkadaşlarının arabsanı ödünç almaya giderler ve her şey burada başlar. Gittikleri garajda bir mafya çatışmasına tanık olurlar ve mafya tarafından farkedilirler. Ancak karambol sonucu kaçmayı başarırlar. Bundan sonra farkedilmeden kaçmak için kılık değiştirerek bir Bayan Orkestrasına katılırlar ve kaçış başlar. Sugar(Marilyn Monroe) ile tanışmaları da bu durum sırasında oluyor. 


Filmin devamında aşk, komedi, aksiyon bir arada işleniyor. Oldukça yaratıcı ve komik sahneler mevcut. Zaten kadın kılığına giren erkek konularını ilk işleyen filmlerden biri. Birde seksapelitesini kullanan Marily Monroe varsa film kendini seyrettiriyor.


       

Öğrendiğime göre Some Like It Hot ismi bir tekerlemeden geliyormuş. Bu adresten adrese ulaşabilirsiniz.Tıkla! Ayrıca filmin birde Türk versiyonu bulunmaktaymış. Tabi ne derecede olmuştur bilemeyiz.
Film Amerikan tarihinin en iyi komedi filmi özelliğini taşımaktadır. Zaten sırf bundan filmin önemini anlayabiliriz.  Uzun lafın kısası, izlerken sıkılmayacaınız aksine oldukça eğleneceğiniz güzel bir komedi filmi. Repliklerdeki bazı yerler hakikaten de çok güzel yazılmış. Ben Shell sahnesinde ''hadi be!'' dedim yani. İzlemeyenler tavsiye ederim. Beğeneceğinize eminim. 


Bu arada filmin siyah beyaz çekilmesinin nedeni oyunculara yapılan bayan makyajlarıymış ve filmin bazı sahnelerinde Marilyn Monroe replikleri unuttuğu için belirli yerlere repliklerin yazdığı tahtalar koymuşlar. Ne derece doğrudur bilemem. 


İyi seyirler...

12.11.10

Singin' in the Rain - Yağmur Altında


Müzikal konusunda pek iyi bir izleyici olmasanız bile yağmurlu bir akşamda  takım elbiseli bir adamın ''singin' in the rain'' diyerek sokak lambasının üstünde durduğu sahneyi bilmeyen yoktur. İşte o sahne bu filme ait ve film tek kelimeyle ''harika''. Tabi bu görüşe pek de bilinçli bir şekilde varamadım çünkü söylediğim gibi müzikal konusunda deneyimli değilim.

Yıl 1952, MGM firması o zamana kadar yapılmış önemli müzikallerinin önemli sahnelerinden oluşan bir müzikal film yapmak ister. İşte Singin' in the Rain fikride böylece ortaya çıkar. Bu fikir icraata dönüşür ve sağlam bir müzikal ile izleyiciler buluşur.

Efsane sahne

Gelelim filme; 1927 yılı ve Hollywood. Önemli oyuncular, önemli filmler. Ancak bunların hepsi sessiz. Çünkü daha dublaj fikri ortaya çıkmamış. Karakterlerimiz yine bu önemli oyunculardan olan Don Lockwood yani Gene Kelly ve Lina Lamont yani Jean Hagens. Oldukça başarılı ve uyumlu bir çift gibi ''görünüyorlar''. Tabii bütün maharet Don Lockwood'da. Bir de Don'un dostu ve bu sektöre girerken yanında olan arkadaşı Cosmo Brown(Donald O'Connor) var.


Filmin başlarında Don'un nasıl üne kavuştuğunu, nasıl başarılı olduğunu, nasıl çevresini genişlettiğini öğreniyoruz. Ardından sektörün durumu ve film dünyası. Tabii bunlar öyle sade bir dille değil. Oldukça sağlam koreografiler, müzikler eşliğinde. Oldukça yalın ve akıcı bir anlatımı var. Bir an bile sıkılmıyorsunuz.It's a Wonderful Life'tan sonra izlediğim en mutlu film. ''Mutlu film'' kavramıda ne kadar ilginç olsa da.

Ardından Don hayatının aşkı Kathy Selden(Debbie Reynolds) ile tanışır. Kathy kariyerinin başında, başarılı olmak için çeşitli işler yapan bir sanatçı. İşte olaylar bundan sonra gelişir; Sektöre dublaj gibi bir teknik girer, filmlere ses elir. Sinema dünyası bir devrim yaşar. Tabii bu duruma herkes ayak uydurmaya çalışır.

Donal O'Connor - Debbie Reynolds - Gene Kelly

Senaryo yazılırken önce müzikaller seçilip ardından hikaye ona göre uydurulduğu için filmin sonlarına doğru olan bazı müzikal sahnelerinde kopmalar oluyor. Ancak kendinizi kaptırdıysanız eğer sizin için çok sorun değil.

Filmdeki müzikal sahnelerini izleyince ''adamlar harbi yapmış'' diyorsunuz. Çünkü tek bir sahne olup o kadar uzun ve karışık koreografiler olan bölümler varki hayran kalıyorsunuz. Tabi bu durum iyi bir müzikalde olması gerek unsurlardan biri. Doğal karşılamak gerekir.




Öğrendiğim ilginç bir bilgiyide paylaşmak istiyorum; filmde Gene Kelly'nin Singin' in the Rain sahnesini çekerken yağmur suyunun içine süt karıştırılmış. Bunun amacı ise yağmurun daha net görülebilmesiymiş. Tabii süt Gene Kelly'nin takımının çekmesine neden olmuş.

Eğer izlemek isterseniz renkli versiyonunu izlemenizi tavsiye ederim. Bunun dışında ailecek izlenebilecek, çok mutlu, çok keyifli cıvıl cıvıl bir film. Tavsiye ederim.


İyi seyirler dilerim...

29.10.10

Shichinin no samurai - Yedi Samuray



''Umarım doğru bir tercihtir'' düşüncesiyle ilk yazımı dünya sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Akira Kurosawa'nın Yedi Samuray filmi ile yazmaya karar verdim.

1954 yapımı olan bu filmi izlediğinizde aslında ne kadar çok benzerine rastladığınızı veya ister istemez bilinçaltınıza yerleşmiş bir konu olduğunu fakediyorsunuz. Biraz daha kurcaladığınızda ise bu filmin kafanızdaki konunun temeli olduğunu anlıyorsunuz. İşte Yedi Samuray'ı kült bir yapım yapan da bu özelliği.
                                 
                     


Haydutlar tarafından düzenli olarak ekinleri çalınan bir köy ahalisinin en sonunda bu duruma dayanamayıp imkanları dahilinde köylerini korumak için samuray aramalarından yola çıkan filmin devamında neler olduğunu tahmin etmek pek zor değil. Geri kalan her şeyiyle beraber buruk bir sevinç yaşatan bir film. Ancak bunlarla birlikte samurayların onuru, bilgeliği, cesareti hakkında önemli izlenimler ediniyorsunuz. Oldukça iyi bir şekilde harmanlanmış olan filmde çatışma ortamında yaşanan aşk, hüzün, komedi ve aksiyon sahneleri hep bir arada.


Günümüz gözüyle izlerseniz sıkılma olsalığınız var. Bunu önceden belirtmek gerekli. Birde açalım patlamış mısırı oturalım izleyelim diye izlemeye kalkarsanız koltuktan binlerce kaloriyle kalkabilrisiniz çünkü film yayınlanan ülkeye göre değişse de ortalama 3 saate yakın bir film.

Filmin 2004 yılında Samurai Seven isminde bir animeside çıkmıştır. Ancak anime filmle aynı şekilde değil bir uyarlama olarak ilerlemektedir ve fantastik öğeler de içermektedir. Buna göre anime de oldukça başarılıdır.
 
Sonuç olarak izlenmesi gereken, eğer sıkılırsanız 1-2 dakikalık molaların yeterli olacağı oldukça iyi bir film. 

İyi seyirler...