''When you have to shoot, shoot. Don't talk.'' - Tuco
Kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.10.11

Nineteen Eighty-Four - 1984

 

Savaş Barıştır
Özgürlük Köleliktir
Cahillik Güçtür

1984, George Orwell'in aynı isimli romanından uyarlanan filmimiz, ne hoştur ki 1984 yılına denk gelmiş, getirilmiş. Romanı da okumuş bir bünye olarak filmi ve romanı birlikte götüreceğim. İki boyutlu bir yazı olacak. 3. Boyut sizlerin elinde. Oradan ''Yürü be!'' seslerini duyar gibiyim. Başlayalım...

Tarih 4 Nisan 1984. Dünya; Avrasya, Doğu Asya ve Okyanusya gibi parçalara bölünmüş. Bildiğimiz ülkelerin adı bile geçmiyor. Londra'dayız. İngsos yani İngiliz Sosyalist rejimi hakim. Heryerde şu ünlü Büyük Birader.

Büyük Birader
Olayları bir parti üyesi olan Winston'ın gözünden izliyoruz. Ancak her ne kadar ondan izlesek de sonunda fikirler bizim oluyor. Önemli olan bilinç.

Totaliter bir yönetim. Her şey parti'nin elinde. Her yerde teleekranlar, teleekranlarda parti propagandaları. Yıllardan beri bu şekilde süregelmiş. Geçmişe, şimdiye ve geleceğe durmadan şekil veriliyor. Bu heykeltraşlığın tek bir amacı var, otoriteyi elinde tutmak.

Kahramanımız Winston'da işte bu sistemin içerisinde yetişmiş ve herkes gibi (proleterler hariç) bu amaca hizmet ediyor. Tabii ki bu mecburi bir hizmet. O da çoğu kişi gibi durumun farkında ancak ne çare.


Otorite kurulmuş belki ama ama hayatın suyu çıkmış. Bu soğuk,pis ve iç karatıcı atmosfer filmde neredeyse roman kadar başarılı yansıtılmış. Bu konuda filmin hakkını vermek lazım.

Buraya kadar okuduklarınızdan İngiltere'de sosyalizm, 1984, Büyük Birader ne la bu? diyebilirsiniz. Ona da Celal Üster'in önsözünde söylediği gibi devlet tarafından her türlü muhalefetin yok edildiği bir toplum tehlikesine karşı bir uyarı, en genel anlamıyla ''ütopya'' olarak cevap verebilirim. Daha doğrusu, kapitalizmin kalelerinden biri olan İngiltere'yi sosyalistleştirmek gibi bir karşı ütopya.

Orwell'in Stalin'in baskıcı rejiminden yola çıkan bir eleştiri yarattığı söyleniyor. Eğer konu yine Orwell'in bir eseri olan Hayvan Çiftliği olsaydı ''haklısınız'' diyebilirdik. Ancak buradaki eleştiri otoriter, baskıcı rejimlerin problemlerine dikkat çekmek istemiş. Sırf 1940'lı yılların Sovyetleriyle uğraşmış olsaydı, şu an bile güncelliğini ve evrenselliğini koruyan ve bugüne kadar korumuş olan bir eser olabilir miydi?

Suzanna Hamilton - Joh Hurt
1984, filme uyarlanırken zorlanılacak bir roman. İzleyincede sıkıntıları yakalayabiliyorsunuz. Zaten, kitabını okuduysan filmini izleme durumu, uyarlayanlar tarafından devam ettirildiği sürece bu işten kurtuluş yok. Yüzüklerin Efendisi ile olmaz o iş - ki onun bile ciddi derecede açıkları var ama işi götürüyor - Bu nedenlerden dolayı filmin sönük yanları yok değil. Bazı yerler oldukça yüzeysel şekilde geçilmiş. Bazı yerler ise kızdıracak şekilde değişikliğe uğramış.

Bu açıklara karşılık John Hurt'ün oyunculuğu içimizi bir nebze rahatlatıyor. Oldukça başarılı. Julia karakteri ise biraz daha derin verilebilirdi. Çok komplike bir karakter değil ama birazcık daha ittirilse olurmuş.


Ayrıca sahnelerin tasarımları, dekorları, yerleşimleri oldukça başarılı. Ne yalan söyleyeyim birçok sahne tam kafamda canlandığı gibi hazırlanmış. O konudaki emek, alkışı hak eder.

Orwell, romanı 1948 yılında yazdığı için ve 84 48'in tersi olduğu için kitabın adını 1984 koymuş. İyiki de koymuş. Filmin sonunda da gözüken ''Nisan- Haziran 1984 esnasında Londra ve çevresinde yazarın hayal ettiği doğru zaman ve koşullarda çekildi'' yazısı yemeğin sonundaki tatlı gibi hoş bir hava katıyor.

Velhasıl, eğer ''Kitabı okurum ama filmi izlemem hayallerim bana kalır'' diyenlerdenseniz izlemenizi salık vermem. Bunun dışında bir düşünceniz varsa izleyin olsun bitsin. Ancak beklentileriniz çok yüksek tutmayın. Sonra Harry Potter olur. Gerisini zaten zevkleriniz halleder.



Eğer yazının burasına kadar okuyan varsa ve ''Bak merak ettim şimdi'' diyen varsa Can Yayınları'nın Celal Üster çevirisini tavsiye ederim. Sanki bütün çevirilerini biliyormuş gibi. Ya da ''Bana özet geçin, İngilizce'de biliyorum diyenlerdenseniz Penguin readers'ın resimli, ince bir 1984'ü mevcut.

Konuyla ilgili ''Bunu biliyor muydunuz?'' bilgisi vermek adettendir. George Orwell'in gerçek adı Eric Arthur'dur. Ayrıca O'Brian rolünde izlediğimiz Richard Burton bu filmden sonra vefat etmiş. Bu da böyle biline diyoruz.

Bu arada çok sevgili blogum bugün 1 yaşına bastı. Bu hafta içerisinde bir doğumgünü yazısı yazarım. İyi olur, hoş olur. Malumunuz yoğunuz. Elden geldiğince...İyi ki doğdun ben!

İzleyin, izlettirin, iyi seyirler...

8.6.11

Dönüş - Diriliş


Bir zamanlar bu blogu takip edenler varsa farketmiştir ki yaklaşık 2-2,5 aylık bir süredir herhangi bir aktivite yok. İlk 1 ayki süre tamamen blogspota ulaşımın kapatılmasından kaynaklanan bir problem, ardından gelen zaman ise filmin kötü adamı'nın başka problemlerle meşgul olmasından kaynaklanmıştır. Umarım bu durum tekrarlanmaz ve nacizane blogumu yazmaya devam eder, ilgilenenlerin okumasını sağlarım.

İnternet dünyasında ise sansürcü anlayış artarak devam etmekte. Bu süre içinde 22 Ağustos filtrelemesine karşı önemli protesto gösterileri yapıldı. Sözlüklerin ve birçok önemli platformun desteğiyle gerçekleştirilen bu eylemler desteği fazlasıyla hakediyor. Filmin Kötü Adamı'da desteğini esirgemiyor. Bu da bilinsin.

Sinema dünyası bu 2 aylık süreyi boş geçirmedi. Dünyada yüzlerce film vizyona girdi. Ülkemizda 30. İstanbul Film Festivali, !f Film Festivali, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali yapıldı. Ayrıca 64. Cannes film Festivali mayıs ayında gerçekleştirildi ve 4. kez festivale katılan Nuri Bilge Ceylan bir kez daha ödül aldı ve bizi gururlandırdı. Sinema dünyası durmuyor ki yetişesiniz.

filmin köü adamı olarak da ileriki günlerde sizlerle film yorumları, film tavsiyeleri, önemli haberler ve kafama esen her şeyi paylaşmaya çalışacağım.

Bu arada resimdeki bey Humphrey Bogart.

İzleyin, izlettirin, iyi seyirler...
               

25.2.11

Black Swan - Siyah Kuğu


Daha çıkmadan adından söz edilmeye başlanan, hakkında birçok ödül ve adaylık yazılıp çizilen bir film Black Swan. Benimde izlememe neden olan en önemli etkenlerden biri de buydu. Birde çıktığı andan itibaren IMDB'de ilk 250 ye girmesi ve Oscar adaylığı. Fazla uzatmadan başlayayım. Önümde uzun bir yazı var.

Afişte de gördüğünüz gibi Natalie Portman, Vincent Cassel, Mila Kunis ve azda olsa bir tutam Winona Ryder. Baştan söyleyeyim, Darren Aronofsky ile beraber herkes çok iyi iş çıkarmış.

Açılış

İlginç ve bir o kadar da hoş bir açılış sahnesiyle başlıyor filmimiz. Belki de gidişatı ve sonu hakkında bilgi verir nitelikte. Güzel beyaz bir dansçının veya kuğunun başta yakışıklı bir dansçı ancak daha sonra çirkin bir siyah kuğu tarafından kontrol edilmesi. Rüya veya gelecekle başlayan başka bir film daha.

Karakterimiz Nina'nın  (Natalie Portman) filmin başından itibaren temizliği, saflığı, kırılganlığı tabiri caizse ''gözümüse sokuluyor'' ki bu durum filmin devamı için oldukça önemli. Odası, kıyafetleri, kendisi hatta telefonunun teması bile. Her şey ya beyaz ya da pembe. El değmemiş bir saflık.

İşte Lily'nin (Mila Kunis) ve rolün etkisiyle bu saflık yavaş yavaş bozuluyor, karanlık hayaller artıyor. İnsan düşündükçe ''iki zıt karakteri oynamak bu kadar zor mu?'' diye soruyor kendine. Takıntılı anne karakterimiz ise başlarda oldukça sinir bozucu ancak daha sonraki durumlarda acımamak elde değil.

Nina'nın Lily'e olan ilgisi onu her gördüğü sahnede belli oluyor. Zaten hayaller onu gördüğü andan itibaren başlıyor ve sona kadar belki de Nina'nın bir parçası oluyor.

Natlie Portman ve Vincent Cassel

Film aslında tam bir dönüşüm filmi. İyiden kötüye, aydınlıktan karanlığa, beyazdan siyaha. Ancak bu değişim bir yerde tam anlamıyla gerçekleşmiyor ve Nina arada sıkışıp kalıyor. Bu da karakterin durumunu çok daha ciddileştiriyor. Bu duruma neden olan en büyük etkenlerden biri Nina'nın hocası Thomas (Vincen Cassel). Onu kendi sınırlarını zorlaması için baskı altında bırakıyor. Ancak kesinlikle kötü bir niyeti yok. Bu savaşların hepsi Nina'nın içinde gerçekleşiyor. Aslında her şey akıp gidiyor.

Tabi bu arada kalma durumu Nina'nın tam anlamıyla dönüşüm geçirmesiyle sona eriyor ve Nina karanlığa, siyaha geçiyor.


Her şey Thomas'ın prova sahnesinde söyledikleriyle paralel gerçekleşiyor:
''Hayallerin tadına vardın, onara dokundun geriye sadece onları yıkmak kaldı. Kalbin kırık, yaralı, ruhun perişan, kan ağlıyor. Siyah kuğu aşkını çaldı. Acını sona erdirmenin tek bir yolu var. Korkmuyorsun, her şeyi kabullenmişsin.'' İşte belki de bu sözler filmin özeti. Her şey bu doğrultuda ilerliyor ve son buluyor.

Film boyunca çeşitli sahnelerde gizlenmiş şekilde gördüğümüz ürpertici derecede çirkin siyah kuğu kostümlü kişinin sonlara doğru sahne arkasından gerçek haliyle geçmesi ve Nina'ya ''hey'' diye selam vermesi bu sırada ışıkların kapanma sesi geldiği anda izleyicinin kafasında kurduğu her şeyi bitirir nitelikte. Çok hoş.

Kapanış

Önceden bahsettiğim değişim varya, işte onu unutun. Çünkü gerçek değişim finalde. Nina'nın kendi içindeki iyilik ve kötülüğün savaşı vücut buluyor. Belkide başından beri tahmin edilen ancak birkaç sürpriz dışında çok çarpıcı ve bir o kadarda güzel bir final.

Aronofsky'nin oldukça iyi bir iş çıkardığını kanıtlıyor. Hareketli kameralarla bizi olayın içindeymiş gibi hissettiriyor. Natalie Posrtman ise harikalar yaratmış. Pazar günkü Oscar'a gelecek olursak King's Speech gibi bir film karşısında ne kadar başarılı olur onu bilemem ama Natalie Portman heykelciği kesin alacak gibi. Tabi bu yorumu her filmi izlediğim için değil bazıları hakkında fikrim olduğu için yapıyorum. Göreceğiz.



Birde şu ana kadar eğer yazılarımı baştan sona kadar okuyan veya takip eden varsa ki yoktur herhalde. ''Neden bu adam izlediği filmleri bu kadar övüyor?'' diyebilir. Haklıdır da. Onun da cevabını şöyle vereyim. Beğendiğim filmleri yazıyorum. Bu kadar basit bir açıllaması var. Black Swan'a gelince, kesinlikle izlemelisiniz. İzledikten sonra Tchaikovski'nin kuğu gölü müziği kafanızda bir 10-15 dakika çalmaya devam ediyor. İzleyin, izlettirin.

İyi seyirler...

2.2.11

Paths of Glory - Zafer Yolları


Birçok ülkede özellikle Fransa'da uzun yıllar yayınlanmayan ve ülkemizde de Zafer Yolları ismiyle yayınlanan bir film Paths of Glory. Usta Yönetmen Stanley Kubrick'in militarizmle ilgili ilk filmi. Ardından gelen Full Metal Jacket kadar iyi fakat Dr.Strangelove'ı ya anlamadığım ya da çok absürd geldiği için kıyaslamaya almayacağım bir film. İzlememin nedeni ise ''Şu Kubrick'in filmlerini izleyip bitirelimde aradan çıksın'' demem. Aradan çıksın olayı yanlış anlaşılmasın, her filme olduğu gibi bunlara da saygım sonsuz.

Film oldukça açık ve net. Kafanızı karıştıran, bir kere daha izlemenizi gerektiren sahneler yok diyebilirim gerçi bu durum izleyiciye göre değişir. Ancak bir kerede çok rahat yerleşen başarılı bir yapım. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransa ile Almanya arasındaki cephede Ant Tepesi'nin alınması sırasında yaşanan askeri bir kriz ve bunun sonuçları üzerine. Ancak senaryo salt Kubrick değil. Humphrey Cobb'un romanından uyarlama. Diğer birkaç Kubrick filminde olduğu gibi.


Askeri yapılanmanın kriz zamanlarında ne kadar kokuşmuş durumda olduğunu, krizlerin çözülmesinde ne kadar düz mantık ilerlediğini ve rütbeler arasındaki farkları gözümüze soka soka anlatıyor.

Film genelde üç farklı taraftan anlatılmış ki zaten üzerinde durulan iki grup var. Birincisi rütbeli askerler grubu ki içindeki pislikleri görünce mideniz bulanıyor. Diğeri ise erler grubu. Bunlar da ne denirse yapan ve olaylar karşısında kurban giden ekip ki acımamak elde değil. İşte bu üç farklı taraf olayı şöyle ki rütbelilerde bir kötü,pislik, ekstra yıldız uğruna her şeyi yapabilecek subay, olayları yatıştırmaya çalışıp tatlı dille işi halletmeye çalışan subay ve doğrucu davut olan, olayları mantıklı bir şekilde analiz edip manıklı olanın yanında olan. İşte bu son saydığım oldukça iyi bir performans sergileyen Kirk Douglas'ın canlandırdığı Albay Dax karakteri

Pvt. Maurice Ferol

Peki ya erler neci? İşte burada idama mahkum edilen üçlü devreye giriyor. Biri oldukça güçlü bir kişilik sergileyen, her şey olacağına varır diyen Philip Paris, Annecim ölmek istemiyorum diyen zayıf karakter Maurice Ferol ve bunların arasında kalan asker Pierre Arnaud. Bu arada Pierre Arnaud karakterini oynayan Joseph Turkel'i başka bir Kubrick film olan The Shining'de Barmen olarak görüyoruz. Barmenin adını çıkaramadım şimdi.

Filmimiz hiçte öyle umduğumuz gibi mutlu sonla, iyilerin adaletinin kötülerin adaletini beat'em down gibi bir havada dağıtıp geçtiği şekilde bitmiyor. Gayet güzel bir şekilde Generaller ne isterse o oluyor bitiyor. Askerlerin alındıktan sonra hücrelerinde pislik içinde samanlar üzerinde yatırılması ancak daha belkide yıllarca yaşayacak olan generallerin ise balolarda, davetlerde eğlenmesi, leziz yemekler tüketmesi ve sarayvari yerlerde konaklamaları insana çok koyuyor. Zaten Paris'in bir sahnede yaptığı hamamböceği ve ben karşılaştırması her şeyi söyledi.

Albay Dax'in savunma yaptığı sahnede söylediği son cümleler seyircinin o ana kadar biriktirdiklerini kusuyor. Her cümlesinde vuruyor da vuruyor. Ancak ne derse desin bir işe yaramıyor.  Filmin isminin Paths of Glory olması ise tam bir ironi.


İşte Paths of Glory böyle gerçekçi, başarılı bir film. Saçma sapan atmasyonlar yok. Ancak tam olarak savaş filmi değil. Biraz savaş, biraz dram, biraz Philedephia. Bence olmuş.

Ekşi sözlükte bu filmle ve diğer askeri Kubrick filmleriyle ilgili bir yazı gördüm. Onu da payşmadan bitirmeyeyim:

''insanı vicdani ret noktasına kadar getirebilecek savaş karşıtı kubrick filmi. kubrick 3 savaş filminde de aynı şeyi farklı gözlerden anlatıyor.

- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve amerikan başkanı bile bunu engelleyemez
- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve aklı başında subaylar bile bunu engelleyemez
- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve aklı başında askeri muhabirlik yapan erler bile bunu engelleyemez ''



Birde ekleme yapayım. Filmin sonunda gördüğümüz şarkı söyleyen Alman kızı daha sonra Kubrick ile evleniyor ve Christiane Kubrick oluyor.İzleyin, izlettirin.

İyi seyirler...

4.12.10

The Road - Yol



Başka bir blogda gördüğüm kıyamet filmleri ile ilgili bir yazıda rastladım The Road'a. Aslında 2009 yılında vizyona girdiğinde çoğu filmde olduğu gibi bununda fragmanını internet üzerinden izlemiştim. Aklımı bir köşesine de not etmiştim ''bir ara izleyeyim'' diye. Sonunda izleme fırsatı buldum ve hayran kaldım...

Filmimizin başrolünde Viggo Mortensen ve Kodi Smith Pcphee var. Charlize Theron'u da aralarda izleme fırsatı buluyoruz. Bu arada Kodi Smith 14 yaşında ve oldukça iyi bir performans sergilemiş.Zaten filmde en fazla 15-20 kişinin repliği vardır.

Filme gelecekte geçen kıyamet filmi (post apokaliptik) düşüncesiyle başladım ancak filmin ilk 10 dakikasından sonra hikayenin aslında baba ve oğulun dayanışma ve yaşam mücadelesi üzerine olduğunu anladım.


Bilinmeyen bir nedenden dolayı bir gece dünyada yangınlar çıkmaya başlıyor. Önce bitkiler daha sonra hayvanlar bir bir ölüyor. Ağaçlar kuruyor. Depremler oluyor. İşte böyle bir dünyanın henüz ilk yıllarında bir anne hamile olduğu çocuğunu dünyaya getiriyor. Aradan geçen sürede çocuk büyüyor ve dünya daha da dayanılmaz bir hal alıyor. İnsanlar yavaş yavaş intihar ediyor. Annede bir gece karanlığa karışıp gidiyor.

İşte tüm bu olaylardan sonra baba ve oğul birlikte yollara düşüyor. Dünyanın ipi kopmuş vaziyette. bu dünyada insanlar ya iyi ya kötü. Ancak filmde verilen en önemli mesajlardan biri; ikisinin de elbet öleceği. Yamyamlar, hırsızlar, avcılar kol geziyor. Böyle bir dünyada baba ve oğul çok büyük bir hayatta kalma mücadelesi veriyor.


Film oldukça boğuk bir atmosferde geçiyor. Zaten dünya boğuk. Ölmüş bitmiş. Her şey siyah ve beyazın tonlarında. Fakat bu durum filme çok önemli bir gerçekçilik ve derinlik kazandırmış. Her şey çok sağlam işlenmiş. Bu dünyada bir öncekinin değerleri yok. Zaten bunu yolda yürürken paralar ve incilerin üzerine basarak geçmelerinden anlıyoruz. - ki benim için en etkileyici sahnelerden biriydi - Her şey yemek uğruna. Bu arada sığınağı buldukları sahnede sizinde karakterler kadar sevineceğinizi tahmin ediyorum. Böyle bir hayatta açlıktan ölmek üzereyken akşam yemeğinden sonra Jack Daniels içmek büyük bir keyif olsa gerek. 

Charlize Theron

Bu arada ''neden hep baba oğul diyorsun bunların isimleri yok mu?'' diyen olursa diye söylüyorum ''evet yok'' filmde isimlerinden hiç bahsedilmiyor. Bu durum belki de böyle bir dünyada insanların isimlere ihtiyacı olmadığı mesajını veriyordur. Filmdeki tek ismi olan karakter yolda karşılaştıkları Rober Duvall'ın canlandırdığı yaşlı adam. Bu karakterle aralarında geçen diyaloglar filmde çok önemli. Aman diyeyim kaçırmayın. İşin ilginç yanı bu yaşlı adamın isminin Eli olması. Film kitaptan uarlama olmasa ve 2009 da çıkmasa direk Denzel Washington'ın oynadığı The Book of Eli filmine gönderme yapıldığını öne süreceğim çünkü buradaki Eli da zar zor görüyor. - The Book of Eli filmiyle ilgili bir yazı yazacağım. Meraklanmayın.-

Babanın devamlı bir takip edildiği hissi var. Belli yerlerde bunu belitiyor ancak bir sahnede bu durumun aslında çoğu insan üzerinde olduğunu gösteriyor. Aslında herkes birbirini takip ediyor. Çünkü hepsi yolda.


Film hakkında oturup sayfa sayfa yazı yazılır. Çok önemli sahneleri var. Fakat bununla birlikte kendini tekrarlayan da bir o kadar sahne var. Gerçi mantıklı düşününce ''böyle bir dünyada ne bekliyorsun ki?'' diyorsunuz.



Size tavsiyem, oturup izleyin, sıkılmamamaya çalışın, dikkat edin, karakterleri iyi inceleyin ve film bittikten sonra kafanızdan her şeyi bir daha geçirin. Bir de vereceğim linkten hoşunuza giden yerleri okuyabilirsiniz.

Not: Bakalım filmin sonundaki uzun saçlı karakteri tanıyabilecek misiniz?

The Road Senaryo Tıkla!



Sizden ricam filmi izlemeden önce bu videoyu izlemeniz. Dikkatlice izleyin ve ardından filme geçin. Sonra kendinize gelin...


Wake Up, Freak Out - then Get a Grip (Türkçe) from de scape on Vimeo.

İyi seyirler...

12.11.10

Singin' in the Rain - Yağmur Altında


Müzikal konusunda pek iyi bir izleyici olmasanız bile yağmurlu bir akşamda  takım elbiseli bir adamın ''singin' in the rain'' diyerek sokak lambasının üstünde durduğu sahneyi bilmeyen yoktur. İşte o sahne bu filme ait ve film tek kelimeyle ''harika''. Tabi bu görüşe pek de bilinçli bir şekilde varamadım çünkü söylediğim gibi müzikal konusunda deneyimli değilim.

Yıl 1952, MGM firması o zamana kadar yapılmış önemli müzikallerinin önemli sahnelerinden oluşan bir müzikal film yapmak ister. İşte Singin' in the Rain fikride böylece ortaya çıkar. Bu fikir icraata dönüşür ve sağlam bir müzikal ile izleyiciler buluşur.

Efsane sahne

Gelelim filme; 1927 yılı ve Hollywood. Önemli oyuncular, önemli filmler. Ancak bunların hepsi sessiz. Çünkü daha dublaj fikri ortaya çıkmamış. Karakterlerimiz yine bu önemli oyunculardan olan Don Lockwood yani Gene Kelly ve Lina Lamont yani Jean Hagens. Oldukça başarılı ve uyumlu bir çift gibi ''görünüyorlar''. Tabii bütün maharet Don Lockwood'da. Bir de Don'un dostu ve bu sektöre girerken yanında olan arkadaşı Cosmo Brown(Donald O'Connor) var.


Filmin başlarında Don'un nasıl üne kavuştuğunu, nasıl başarılı olduğunu, nasıl çevresini genişlettiğini öğreniyoruz. Ardından sektörün durumu ve film dünyası. Tabii bunlar öyle sade bir dille değil. Oldukça sağlam koreografiler, müzikler eşliğinde. Oldukça yalın ve akıcı bir anlatımı var. Bir an bile sıkılmıyorsunuz.It's a Wonderful Life'tan sonra izlediğim en mutlu film. ''Mutlu film'' kavramıda ne kadar ilginç olsa da.

Ardından Don hayatının aşkı Kathy Selden(Debbie Reynolds) ile tanışır. Kathy kariyerinin başında, başarılı olmak için çeşitli işler yapan bir sanatçı. İşte olaylar bundan sonra gelişir; Sektöre dublaj gibi bir teknik girer, filmlere ses elir. Sinema dünyası bir devrim yaşar. Tabii bu duruma herkes ayak uydurmaya çalışır.

Donal O'Connor - Debbie Reynolds - Gene Kelly

Senaryo yazılırken önce müzikaller seçilip ardından hikaye ona göre uydurulduğu için filmin sonlarına doğru olan bazı müzikal sahnelerinde kopmalar oluyor. Ancak kendinizi kaptırdıysanız eğer sizin için çok sorun değil.

Filmdeki müzikal sahnelerini izleyince ''adamlar harbi yapmış'' diyorsunuz. Çünkü tek bir sahne olup o kadar uzun ve karışık koreografiler olan bölümler varki hayran kalıyorsunuz. Tabi bu durum iyi bir müzikalde olması gerek unsurlardan biri. Doğal karşılamak gerekir.




Öğrendiğim ilginç bir bilgiyide paylaşmak istiyorum; filmde Gene Kelly'nin Singin' in the Rain sahnesini çekerken yağmur suyunun içine süt karıştırılmış. Bunun amacı ise yağmurun daha net görülebilmesiymiş. Tabii süt Gene Kelly'nin takımının çekmesine neden olmuş.

Eğer izlemek isterseniz renkli versiyonunu izlemenizi tavsiye ederim. Bunun dışında ailecek izlenebilecek, çok mutlu, çok keyifli cıvıl cıvıl bir film. Tavsiye ederim.


İyi seyirler dilerim...

8.11.10

Any Given Sunday - Kazanma Hırsı


Çok çok zengin bir kadroya ev sahipliği yapan 1999 yapımı Any Given Sunday Amerikan Futbol sistemindeki düzeni, oyuncuları, ekonomiyi, açgözlülüğü, hırsı ve daha birçok şeyi ortaya çıkaran bir film.

''Biz Türk'üz ne anlarız elin sporundan.'' gibi bir tepki vererek izlemek istemezseniz oldukça büyük bir hata yaparsınız. Çünkü filmin dışarıdan görünüşü her ne kadar Amerikan Futbolu gibi olsada spordan ziyade daha derin konulara iniyor.


Afişte gördüğünüz kadro filme ''cuk'' diye oturmuş. Herkes rolünü başarıyla yapmış. Zaten Oliver Stone'dan beklenmeyen bir konu olsada onun tarzında çekilmiş bir film.

Miami Sharks takımı 3 maç üstü üste kaybettiği bir durumdayken hem as oyun kurucularını hemde 2. oyun kurucularını sakatlık sonucu kaybeder. Bu durumdan sonra devereye mecburen kariyerinin ortalarında olan ve beklediği çıkışı hala yapamamış olan 3. oyun kurucu Willie Beamen yani Jamie Foxx girer. Tabii Willie bu durumun çıkış yapmnası için son şans olacağının farkındadır. Bundan dolayı deli gibi hırsa yapar. İnsanları eleştrir, heyecan yapar. Tabii senaryo buradan devreye girer ve takım oyunun ne olduğunu bize öğretir.


Al Pacino'yu filmde 30 yıldır bu sektörde olan başarılı teknik adam Tony D'Amato rolünde izliyoruz. Al Pacino her filmde olduğu gibi karakterin hakkını bu filmdede vermiş vaziyette. Cameron Diaz ise oldukça zıt bir karakter. Şöyle düşünün ki delicesine testesteron salgılayan bir amerikan futbolu takımının sarışın, güzel sahibi.



Yazımın başında da belirttiğim gibi filmde tamamiyle takım oyunundan bahsedilmiyor. Oyuncuların parasal durumları, bu para uğruna yaptıkları ve çektikleri, aile yaşamları ve en önemlisi sağlıklarının kariyerlerinin üzerindeki etkisi.Tabii Amerikanın meşhur para babaları da heryerde olduğu gibi de bu sistemi piyon gibi oynatıyorlar.

Ayrıca film Al Pacino'nun nutuk sahneleriyle oldukça parlama yaptığı sahnelere sahip. Zaten beğeni kazanmasının en büyük etkenlerinden biride bu konuşmalar. Bu arada filmdeki takımlar, ligler, kupalar yani hiçbirşey gerçek değil. Oliver Stone hepsini yeniden isimlendirtmiş tasarlatmış. Farklı kıyafetler yapılmış. Örneğin Maiami Sharks aslında Miami Dolphins, bahsedilen Pantheon Cup aslında Super Bowl gibi.


Filmden daha fazla bahsetmeye gerek yok. Oliver Stone yapmış yapacağını. Çekimler, müzikler, konunun işlenişi oldukça farklı. Futbol sahnelerinin spordan ziyade savaş atmosferi hissi vermesi ise oldukça zevk katıyor. Finali ise ''oh olsun'' denecek cinsten.



İyi seyirler...

31.10.10

The Birth of a Nation - Bir Ulusun Doğuşu


1915 yapımı The Birth of a Nation filminin Amerikan sinema endüstrisinin standartlarını belirlediği kabul edilmektedir. Üç saatlik süresi ile o zamana dek çekilen en uzun film olması yanı sıra sinema dilinin kullanımı konusunda ders olarak okutulabilecek kadar görkemli ve dönemine göre olağanüstü çekim ve anlatım teknikleri kullanılarak çekilmiş bir yapımdır.
Film iki bölüm olarak değerlendirilmelidir. İlk bölümde ‘’kardeşin kardeşi vurduğu’’ anlamsız bir Kuzey-Güney savaşı, ikinci bölümde ise zafer kazanan Kuzey’in ‘’beyaz Güney’i siyah Güney’in topukları altında ezmesini’ anlatmaktadır. Filmin başlangıcında yer alan ‘’Savaşın yıkıcılığını vurgulamak istediğimiz bu çalışmamız savaştan nefret edilmesini sağlayarak sonuçlanırsa çalışmamız boşa gitmemiş olacaktır’’ sözleri genel anlamda insanlığın içine düştüğü savaşı lanetleme değil ‘’üstün Aryan ırka mensup Kuzey ve Güney’li kardeş’’ arasındaki savaşın yıkıcılığının tekrarlanmaması isteği sonucu yazılmıştır. Çünkü hemen ardından gelen ‘’Afrikalıların Amerika'ya getirilmesi birliğin bozulmasının ilk tohumlarını attı’’ sözleri bu görüşü doğrulamaktadır. Kuzey ile Güney’in arasının açılarak birliğin bozulmasına ve ardından İç Savaş’a yol açan olayların temeli olarak ‘’kölelik karşıtlarının köleliğin kaldırılmasını istemesi’’ olarak gösterilmektedir. Yönetmene göre Afrikalılar –zenciler- bu kutsal topraklara ayak basmamış olsalar bir İç Savaş olmayacak, kardeş kardeşle savaşmayacaktır.


Çokça farklı sahnenin İç Savaş dönemini yansıttığı filmde pek çok karakter ve birbirinden farklı hikayeler yer almaktadır. Bu nedenle yapım sessiz film olma özelliğiyle anlaşılması karmaşık bir durum almıştır. Ancak filmde birkaç bölüm en önemli mesajları verir niteliktedir. İşte bazı bölümlerden örnekler:

-Çocukluğu İç Savaş sonrasına rastlayan ve savaşı kazanan Yankee’lerin (Kuzeylilere Yankee, Güneylilere Dixie derlerdi), her türlü pis işlerini gören Thomas Dixon şöyle bir olaya şahit olur. İç Savaş’ta albay olarak görev yapmış olan dayısının askerlerinden birinin dul eşinin kızına bir zenci tecavüz eder. Kasaba halkı çıldırır ve gece olunca Ku Klux Klan kasabaya gelerek tecavüzcü olduğu söylenen adamı linç ederek asarlar. Bayan Dixon oğluna ‘’Onlar, Klan üyeleri, bizim insanımız ve bizim çiftliğimizi koruyorlar’’ diyor ve hep beraber KKK’ya katılırlar. Film işte bu yaşadıklarını kaleme alan ve zenci düşmanlığıyla dolu Baptist papazının "The Clansman" adlı kitabından uyarlanmıştır.
Filmin asıl adı olan The Clansman olarak belirlenmişti ancak Thomas Dixon ‘’Klan Üyesi’’ isminin filme uygun olmayacağını daha görkemli bir isim olan The Birh of a Nation’un kullanılmasının gerektiğini söyler. İsim değiştirilir ancak bununla yetinilmez ve zenci karşıtı hayli sert olan roman yumuşatılarak yola devam edilir.


-Kuzeyli Stoneman ve Güneyli Cameron ailelerinin gözünden olaylar anlatılır. İlk bölümde Stoneman ve Cameron ailelerinin birbirleri ile olan sıkı dostlukları anlatılır. Birbirlerine gider, gelirler. Hatta Cameron ailesinden biri Stoneman ailesinin kızlarına âşık olarak ‘’arkadaşının, hiç görmemiş olduğu kız kardeşi Elsie Stoneman'ın fotoğrafında hayallerindeki kızı bulur.’’ Günümüz Hollywood yapımlarında iki erkeğin birbirlerine sarıldığı bir sahne bulabilmek olanaksız olduğu gibi sokaklarda da bu durum böyledir. Amerika ve Avrupa’da sokaklarda birbirlerine sarılan iki erkeğin verdiği mesaj kesinlikle eşcinsel içerikli olarak okunmaktadır. Oysa yıllar önce dünyanın her yerinde arkadaşlar, dostlar içtenlikle birbirlerine sarılırlardı. Bu filmde de Stoneman ve Cameron aileleri çocuklarının birbirlerine sarılmaları, dostluklarını göstermeleri Batı kültürünün zamanla değiştiğinin, insanların birbirlerinden uzaklaştığının, ‘’insanın insana yabancılaştığının’’ göstergelerindendir.



-Abraham Lincoln’ün 1860 seçimlerini kazanması ve köleliği kaldıracağını söylemesi filmde şöyle anlatılmaktadır. ‘’Büyük liderin zayıflığı bir ulusu kargaşaya sürüklemek üzereydi.’’ Kuzey’in köleliğin kaldırılmasını istemesi Güney’de dengelerin bütünüyle değişmesi demekti ve kabul edilemezdi. İstenmeyen gerçekleşir ve dostluklar sona erer. Yedi Güney eyaleti (South Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Teksas, Georgia ve Louisiana) bağımsızlıklarını ilan eder ve 12 Nisan’da Charleston limanını ele geçirmesiyle savaş başlar. Dört eyalet daha Güney Konfederasyonu’na katılır (Arkansas, Virginia, North Carolina ve Tennessee). Bu 11 eyalet Amerikan İç Savaşı'nda güneyli Konfederasyon tarafını oluşturdular. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli Union (birlik) tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi. İlk büyük çarpışma Washington civarındaki ‘’Bull Run’’ denilen mevkide gerçekleşir ve Güneylilerin zaferiyle sonuçlanır. Böylece uzun bir çatışma dönemine girilir.


Film sona ererken KKK* adamları bir kulübede zencilerin saldırısına maruz kalan Cameron’ları kurtarmak için gelir. Saldırılar sürerken at üstünde dörtnala koşturan kurtarıcı KKK mensuplarının gözüktüğü sahneler günümüz sinemasına ışık tutacak düzeydedir. Ki film sinemalarda gösterildiğinde seyircilerin bu sahneyi çığlık çığlığa ve alkışlayarak seyrettikleri söylenir. ‘’Vahşi savaş artık hüküm sürmediği zaman mutlu gün düşlemeye cesaret edebiliriz. Özgürlük ve birlik, bugün ve sonsuza dek,’’ sözleriyle Hz. İsa’nın dev boyutta simgesiyle film sona erer.
Kant insanlığa ‘’aklını kullanabilme cesaretini göster’’ diye haykırmıştı. Tüm ırkçı yapısına ve şiddeti meşru gösterme çabalarına karşın yine de filmi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirirsek kötüyü savunuyor olmasının filmin kötü olması anlamına gelmediği ortadadır. Sinemanın gelişim sürecini merak edenler için, ırkçılık fikrinin hangi gerekçelerle ortaya çıktığına ve belirli bir ideoloji doğrultusunda tarihin ters yüz edilmesine dair önemli dersler çıkarılabilecek ve döneminin çok ilerisinde olduğunu rahatlıkla söylenebilecek olağanüstü bir film.


İyi seyirler...

B.K

*Klu Klux Klan: Ku Klux Klan örgütü Amerikan İç Savaşı sonrasında zencilerin kazanmaya başladığı haklara, özgürlüklere ve zenci-beyaz eşitliğine karşı çıkmıştır. Amaçlarına ulaşmak için şiddet ve teröre başvurmuşlardır. Örgüt üyeleri kapşonlu beyaz cüppe giyer ve genellikle yanan bir haç örgüt amblemidir. 

*Konuk yazarımıza teşekkürlerimi sunarım.

El laberinto del Fauno - Pan's Labyrinth


İspanyol iç savaşı sırasında Ophelia isimli küçük bir kızın annesinin yeni ve aynı zamanda subay olan kocasının yanına taşınmasıyla maceramız başlıyor. Filmi izlerken ''ne lan bu Alice'in İspanyol versiyonu'' diyenler olacaktır ancak Guillermo del Toro'nun şiirsel anlatımı, müzikleri ve karakterleriyle kendine özgü bir yapım.

Ayrıca filmin 2006 yılında Cannes Film Festivali'nde yarıştığınıda belritmek gerekli.

Ophelia kendi hayal dünyasında yaşayan, bu dünyayı pek sevemeyen, sevse bile gördüğü ve yaşadığı olumsuzluklar karşısında biraz soğumuş bir karakter. Filmin zaten ilk dakikalarında bunu anlayabiliyrosunuz.




Ophelia'nın annesi ise filmde daha çok pasif bir karakter. Genellikle hamileliği ve hastalığıyla meşgul ki bu karakterin sonu pek de iyi değil. Evin yardımcılarından biri olan Mercedes ise sırları olan ancak bir o kadar da iyi yürekli bir karakter ki izlerken hemen anlayacaksınız.

Bu filmimizin kötü karakteri ise Vidal yani Ophelia'nın üvey babası diyebiliriz ki oldukça karizmatik ve tabiri caizse ''cuk'' oturmuş bir karakter.


Filmin genel işleyişi içinde durağan bir yapısı var ancak heyecanın tavan yaptığıda bir o kadar sahne var. Dram, Gizem ve Fantazi türleri oldukça iyi harmanlanmış diyebiliriz. Ayrıca yaratılan karakterler de bir o kadar takdire şayan.

Taşındıktan sonra Ophelia'nın peri/böcek arası bir yaratık tarafından farklı bir dünyaya götürülmesi ile de filmin gidişatı değişiyor. Bu dünyada filme adını veren Pan ile tanışıyoruz ki bu karakter ne iyi ne de kötü bir karakter. Dengeler değiştiği durumlar yok değil ancak genel olarak zararsız ancak ısrarcılığıyla ön planda. Ophelia ise bu fantastik dünyanın prensesi. Bunu Pan'ın söylediklerinden anlayabiliyrosunuz. Film boyunca Pan ve Ophelia'ya vermiş olduğu kitap bize rehberlik ediyor.

Filmin başlangıcındaki ve devamındaki sahnelerdeki şiirsel anlatım ve müzikler sizi hemen o dünyaya alıyor. Sizi filmden soğutacak herhangi bir durum söz konusu olmuyor. Ayrıca filmin içerisine işlenmiş benzetmeler ve iki filmi aynı anda izliyormuş havası yönetmenin ve senaryonun ne kadar iyi iş çıkardığını gösteriyor.


2006 yapımı bu film bittiğinde hafif bir boşluk hissedebilirsiniz. ''E ne oldu bitti mi?'' diyebilirsiniz ancak merak etmeyin sonradan kendi kendine oturuyor. Belki de filmin eksik noktası burası ancak böyle söylediğime bakmayın filmin finali oldukça iyi.




İzlerken sıkılmayacağınız bu filmi eşinize dostunuza kafanızda soru işareti oluşmadan tavsiye edebilrisiniz. Çünkü film tamamiyle yetişkinlere göre. Hiç öyle ''Çocuk muyuz Fantastik film izleyeceğiz.'' demeyin.



İyi seyirler...

30.10.10

Léon - The Professional



12 yaşındaki bir kızın ailesinin öldürülmesi üzerine aynı apartmandaki komşusu Léon'un yanına sığınması. Belki böyle söylendiğinde her şey oldukça basit gözüküyor ancak bahsettiğimiz küçük kız Mathilda ile Léon arasındaki ilişki öyle derin oluyor ki belkide bütün klişeler yıkılıyor.

Öncelikle söylenmesi gereken şu; Léon kesinlikle bir Hollywood filmi değil. Amerika'da geçiyor ancak devreye Luc Besson gibi sağlam bir yönetmen ve Jean Réno faktörleri girince her şey değişiyor. Zaten bir hollywood yönetmeni tarafından çekilmiş bir film olsaydı sanıyorum ki şu an bu yazıyı okuyor olmazdınız.


Filmin başında Amerikadaki az gelirli yozlaşmış aile yaşamını oldukça açık bir dille izliyoruz. Küçük Mathilda'da bu ailenin bir bireyi ancak hayatından hiçte memnun değil. İşte bir gün alt kattaki markete alışveriş yapmaya indiğinde devreye Stansfield yani Gary Oldman giriyor ve film başlıyor.

Gary Oldman'ı filmde yine aile yaşamı kadar yozlaşmış bir ülkenin yozlaşmış polisi olarak izliyoruz ki izlerken kendisinden tiksindirecek kadar iyi bir oyunculuk sergilediği aşikar.


Mathilda'nın ailesinin durumunu gördükten sonra yoluna devam ederek Léon:'un evine yönelmesi ve kapıyı bir çok kez çalmasına rağmen başlarda Léon'un ikilemde kalamsı ve sonunda açması ise filmin kırılma anı. Léon ile Mathilda'nın ilişkiside işte buradan başlıyor.

Léon ise bildiğimiz seri katillerden pek değil. Dış yüzü öyle olsa bile iç yüzü çok farklı yansıtılmış. Her seri katilde olması gereken soğukkanlılık Léon'da da oldukça güçlü ancak çiçeğiyle arasındaki ilişki, bazı yerlerde ortaya çıkan saflığı ve süte olan sevgisi bize Léon'u tanıtıyor. 


Léon ile Mathilda arasındaki ilişki sıradan bir arkadaşlık veya sığınma şeklinde değil. Daha çok Mathilda'nın Léon'a olan aşkı şeklinde. Şimdi ''12 yaşındaki kızla koca herifin ne işi var?'' diyebilirsiniz ki diyeceksiniz. Zaten filmin bu kadar önemli olmasıda bu tabuuyu yıkması. Gerçi bu duygunun karşılıklı olup olmadığı bakış açısına göre değişir.

Film'in finalide bir o kadar sağlam ve önceki yazımdada belirttiğim gibi ''buruk bir sevinç''. Ancak Gary Oldman'lı, Jean Réno'lu ve Natalie Portman'lı (hiçbiri Amerikalı değil bu arada) bu film kesinlikle izlenmeli. Belki ilk 10 veya 20'nize girmez ama izleyin izlettirin.





Son olarak bir kaç ekleme yapmak istiyorum. 1994 yapımı bu filmi izlediyseniz veya izlemeyi düşünüyorsanız kesinlikle ülkemizde yayınlanan vesiyonuyla izlemeyin derim. Çünkü kesinlen bölümler varmış ve Mathilda'nın Léon'un kucağında uyuduğu bölüm yokmuş. Tabii ben normal versiyonunu izledim ancak duyumlarım bu yönde. Birde Mathilda'nın uyuduğu sahneden Jean Réno'nun kucağında yastık varmış ve Natalie Portman yıllar sonraki bir röpörtajında ''doğru bir karar'' olarak nitelendirmiş.


İyi seyirler...

29.10.10

Shichinin no samurai - Yedi Samuray



''Umarım doğru bir tercihtir'' düşüncesiyle ilk yazımı dünya sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Akira Kurosawa'nın Yedi Samuray filmi ile yazmaya karar verdim.

1954 yapımı olan bu filmi izlediğinizde aslında ne kadar çok benzerine rastladığınızı veya ister istemez bilinçaltınıza yerleşmiş bir konu olduğunu fakediyorsunuz. Biraz daha kurcaladığınızda ise bu filmin kafanızdaki konunun temeli olduğunu anlıyorsunuz. İşte Yedi Samuray'ı kült bir yapım yapan da bu özelliği.
                                 
                     


Haydutlar tarafından düzenli olarak ekinleri çalınan bir köy ahalisinin en sonunda bu duruma dayanamayıp imkanları dahilinde köylerini korumak için samuray aramalarından yola çıkan filmin devamında neler olduğunu tahmin etmek pek zor değil. Geri kalan her şeyiyle beraber buruk bir sevinç yaşatan bir film. Ancak bunlarla birlikte samurayların onuru, bilgeliği, cesareti hakkında önemli izlenimler ediniyorsunuz. Oldukça iyi bir şekilde harmanlanmış olan filmde çatışma ortamında yaşanan aşk, hüzün, komedi ve aksiyon sahneleri hep bir arada.


Günümüz gözüyle izlerseniz sıkılma olsalığınız var. Bunu önceden belirtmek gerekli. Birde açalım patlamış mısırı oturalım izleyelim diye izlemeye kalkarsanız koltuktan binlerce kaloriyle kalkabilrisiniz çünkü film yayınlanan ülkeye göre değişse de ortalama 3 saate yakın bir film.

Filmin 2004 yılında Samurai Seven isminde bir animeside çıkmıştır. Ancak anime filmle aynı şekilde değil bir uyarlama olarak ilerlemektedir ve fantastik öğeler de içermektedir. Buna göre anime de oldukça başarılıdır.
 
Sonuç olarak izlenmesi gereken, eğer sıkılırsanız 1-2 dakikalık molaların yeterli olacağı oldukça iyi bir film. 

İyi seyirler...