''When you have to shoot, shoot. Don't talk.'' - Tuco
Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.2.12

Joyeux Noel - Ateşkes


*Bu yazı ‘’spoiler’’ olarak tabir edilen, okuduğunuzda filmde yaşanan olaylar hakkında bilgi sahibi olabileceğiniz ve buna bağlı olarak yazara çeşitli lanetler gönderebileceğinz unsurlar içerebilir.

Christian Cairon’un gerçek bir olaydan esinlenerek hem yazıp hem yönettiği, 25. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilmiş ve Avrupa  sinemasının öne çıkan isimlerini kadrosunda barındıran ‘’popüler’’ olarak tanımlayabileceğimiz bir film Joyeux Noel. Zaten bu durumu, okyanusunun öbür tarafından aday olduğu ödüllerle de anlayabiliriz. 
Yıl 1914, I. Dünya Savaşı, Fransa. Sol köşede kırmızı pantolonlarıyla Fransız ve damalı şapkalarıyla İskoç askerleri, sağ köşede sivri mğferleriyle Alman askerleri. Görevleri; büyüklerinin emirleri doğrultusunda birbirlerini yok etmek. Ancak işler hiçte öyle gelişmiyor.




Filmimizin barış ortamı müzik, noel, futbol gibi birtakım değerler üzerinden sağlanmış. Bu değerlerin insanlığımızı farkedebilmemiz adına nasıl bir aktivatör olduğu üzerinde durulmuş. Ancak bu durum sadece o cephede sıkışıp kalıyor. Aksi takdirde filmin barışın kaynağının batı olduğunu gösterdiğini söylemekten başka şansımız kalmaz. Doğu-batı ekseninde hiçbir şey ifade etmiyor. Yavan geliyor. Dinin birleştiriciliği üzerinde durulmuş ancak yanlış ellerde nasıl şeytani bir araç olduğu da gösterilmeden geçilmemiş. Bu nokta takdir edilesi. Yahudi bir Alman komutan ise güzel bir ayrıntı. Zaten böyle küçük ayrıntılar filmin içerisine serpiştirilmiş vaziyette.
Piyasada dolanan savaş filmlerinden farklı bir film Joyeux Noel. Birbirini öldüren insanları izlerken ‘’Peki ya dostluk?’’ diyen saf bir çocuk adeta. Evet, belki saf ama haklı bir çocuk. Yine de bu yönü bazı sahnelerde fazla lirik, fazla saf. Ancak ismi ‘’Mutlu Noeller’’ olan ve cephede geçen kaç film var ki? 
Diane Kruger - Gary Lewis
Cephede yaşananlar öğrenilince bölükler dağıtılıyor ve yerleri değiştiriliyor. Her zaman büyüklerimiz birbirine üstünlük sağlayacak, kendini haklı çıkaracak diye savaştırılan insanlar bulunur öyle değil mi? 
Filmin takdir edilesi yönlerinden biri dilin kullanımı. Herkesin İngilizce konuştuğu vurdulu kırdılı filmlerin yanında çok doğal ve çok doğru olmuş. Bu nedenle filmi orijinal haliyle altyazılı olarak izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.
Olayların tarafsız bir şekilde anlatılması sebebiyle her olayı üç farklı açıdan görüyoruz. Bu nedenle bir oradayız bir burada. Herhangi bir karakterin tarafının tutulmamasının sonucu olarak, kendini bir karakterle özdeşleştirmeye alışkın bünyeler üzerinde bir süre ‘’kimsesizlik’’ hissi yaratabilir. Bu durum sıkıntı yaratsa da sonlara doğru kendinizi yöneticilerin karşısında yani askerlerin hemen yanında buluyorsunuz. Yine de karakterlerin derinlikleri konusunda sıkıntı var.
İngiliz ve Alman askerlerinin 1914'de çekilmiş fotoğrafı
Filmdeki tek kadın olmasından mı, filmin çoğunlukla cephede geçmesinden midir bilinmez Diane Kruger’ı film boyunca sevemedim. Çoğu sahnede sırıtıyordu. Esinlenen konuyla alakası olmadığını söylemeden geçmeyelim. Yönetmenin yalnızca 1914 ylında gerçekten kocalarını ve sevgililerini görmeye giden kadınların olduğunu öğrenmesiyle kadroya dahil olmuş. Ayrıca yaratılan bütün karakterler kurgu. Evet bir tenor varmış ama Nikolaus Sprink değil.
Artılarının yenında eksileri de olan ancak deneyimlenmesi gereken bir film Joyeux Noel. Her ne kadar hayal etmesi güzel unsurlar içerse de pratikte elinizde pek bir şey kalmıyor maalesef. Bütün yazı boyunca ‘’savaş filmi’’ dedim. Soran olursa, siz ‘’barış filmi’’ diyebilirsiniz. Filmimizin kötü adamıysa ‘’Geçit törenlerinde yürüyüp şampanya içen, şişman ve doymuş adamlar’’.
Bu yazıyı okuduktan sonra merak duygusuna kapılan tarih severleri buraya alalım. Ne yazık ki sadece İngilizce.
İzleyin, izlettirin, iyi seyirler…

2.2.11

Paths of Glory - Zafer Yolları


Birçok ülkede özellikle Fransa'da uzun yıllar yayınlanmayan ve ülkemizde de Zafer Yolları ismiyle yayınlanan bir film Paths of Glory. Usta Yönetmen Stanley Kubrick'in militarizmle ilgili ilk filmi. Ardından gelen Full Metal Jacket kadar iyi fakat Dr.Strangelove'ı ya anlamadığım ya da çok absürd geldiği için kıyaslamaya almayacağım bir film. İzlememin nedeni ise ''Şu Kubrick'in filmlerini izleyip bitirelimde aradan çıksın'' demem. Aradan çıksın olayı yanlış anlaşılmasın, her filme olduğu gibi bunlara da saygım sonsuz.

Film oldukça açık ve net. Kafanızı karıştıran, bir kere daha izlemenizi gerektiren sahneler yok diyebilirim gerçi bu durum izleyiciye göre değişir. Ancak bir kerede çok rahat yerleşen başarılı bir yapım. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransa ile Almanya arasındaki cephede Ant Tepesi'nin alınması sırasında yaşanan askeri bir kriz ve bunun sonuçları üzerine. Ancak senaryo salt Kubrick değil. Humphrey Cobb'un romanından uyarlama. Diğer birkaç Kubrick filminde olduğu gibi.


Askeri yapılanmanın kriz zamanlarında ne kadar kokuşmuş durumda olduğunu, krizlerin çözülmesinde ne kadar düz mantık ilerlediğini ve rütbeler arasındaki farkları gözümüze soka soka anlatıyor.

Film genelde üç farklı taraftan anlatılmış ki zaten üzerinde durulan iki grup var. Birincisi rütbeli askerler grubu ki içindeki pislikleri görünce mideniz bulanıyor. Diğeri ise erler grubu. Bunlar da ne denirse yapan ve olaylar karşısında kurban giden ekip ki acımamak elde değil. İşte bu üç farklı taraf olayı şöyle ki rütbelilerde bir kötü,pislik, ekstra yıldız uğruna her şeyi yapabilecek subay, olayları yatıştırmaya çalışıp tatlı dille işi halletmeye çalışan subay ve doğrucu davut olan, olayları mantıklı bir şekilde analiz edip manıklı olanın yanında olan. İşte bu son saydığım oldukça iyi bir performans sergileyen Kirk Douglas'ın canlandırdığı Albay Dax karakteri

Pvt. Maurice Ferol

Peki ya erler neci? İşte burada idama mahkum edilen üçlü devreye giriyor. Biri oldukça güçlü bir kişilik sergileyen, her şey olacağına varır diyen Philip Paris, Annecim ölmek istemiyorum diyen zayıf karakter Maurice Ferol ve bunların arasında kalan asker Pierre Arnaud. Bu arada Pierre Arnaud karakterini oynayan Joseph Turkel'i başka bir Kubrick film olan The Shining'de Barmen olarak görüyoruz. Barmenin adını çıkaramadım şimdi.

Filmimiz hiçte öyle umduğumuz gibi mutlu sonla, iyilerin adaletinin kötülerin adaletini beat'em down gibi bir havada dağıtıp geçtiği şekilde bitmiyor. Gayet güzel bir şekilde Generaller ne isterse o oluyor bitiyor. Askerlerin alındıktan sonra hücrelerinde pislik içinde samanlar üzerinde yatırılması ancak daha belkide yıllarca yaşayacak olan generallerin ise balolarda, davetlerde eğlenmesi, leziz yemekler tüketmesi ve sarayvari yerlerde konaklamaları insana çok koyuyor. Zaten Paris'in bir sahnede yaptığı hamamböceği ve ben karşılaştırması her şeyi söyledi.

Albay Dax'in savunma yaptığı sahnede söylediği son cümleler seyircinin o ana kadar biriktirdiklerini kusuyor. Her cümlesinde vuruyor da vuruyor. Ancak ne derse desin bir işe yaramıyor.  Filmin isminin Paths of Glory olması ise tam bir ironi.


İşte Paths of Glory böyle gerçekçi, başarılı bir film. Saçma sapan atmasyonlar yok. Ancak tam olarak savaş filmi değil. Biraz savaş, biraz dram, biraz Philedephia. Bence olmuş.

Ekşi sözlükte bu filmle ve diğer askeri Kubrick filmleriyle ilgili bir yazı gördüm. Onu da payşmadan bitirmeyeyim:

''insanı vicdani ret noktasına kadar getirebilecek savaş karşıtı kubrick filmi. kubrick 3 savaş filminde de aynı şeyi farklı gözlerden anlatıyor.

- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve amerikan başkanı bile bunu engelleyemez
- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve aklı başında subaylar bile bunu engelleyemez
- savaş egosu yüksek psikopat generallerin işidir ve aklı başında askeri muhabirlik yapan erler bile bunu engelleyemez ''



Birde ekleme yapayım. Filmin sonunda gördüğümüz şarkı söyleyen Alman kızı daha sonra Kubrick ile evleniyor ve Christiane Kubrick oluyor.İzleyin, izlettirin.

İyi seyirler...

15.11.10

Zwartboek - Kara Kitap


Bu sefer Hollanda menşeili 2006 yapımı bir 2. Dünya Savaşı filmiyle karşınızdayım. Öncelikle 2.Dünya Savaşı dediğime bakmayın. Tamam savaş zamanı geçiyor ama savaştan çok bir casusluk filmi. O yüzden Er Ryan'dan girip Pearl Harbor'dan çıkacağınızı falan sanmayın. Daha sakin ama sıkmayan bir film düşünün birde 2.Dünya Savaşı Hollandasında geçiyor.

Ana karakterimiz afiştende anlayabileceğimiz gibi alımlı, hoş bir bayan. Filmde kendisini Rachel Stein(Carice van Houten) ki biraz film izleyenlerin soyadından anlayabileceği gibi bir yahudi kızımız olarak tanıyacağız. Savaştan önce geçimini şarkıcılık yaparak sağlıyor. Tabi Alman orduları Hollanda'ya girince kaçmak durumunda kalıyor ve hristiyan bir aileyle birlikte yaşıyor. Ancak güneşli bir bahar günü ailesiin kaldığı ev bombalanınca tesadüf üzeri oradan geçen gemici genç ile kaçıyor ve hikaye başlıyor.



Rachel bundan sonra çeşitli badireler atlatıyor. Ülkeden kaçmaya çalışıyor, direnişe yardımcı oluyor, hain ilan ediliyor ve daha birçok şey.

Ülkeden kaçma girişimi esanısnda ailesini kaybediyor ardından ''kaybedecek neyim var ki?'' diyerek başlıyor direnişe. Ancak filmin devamında onu Rachel Stein olarak değil Ellis de Vries olarak tanıyoruz.

Nazi subaylarıyla çalışmaya başlıyor, ''Bir Nazi subayıyla ne kadar ileri gidebilirsin?'' gibi sorulara cevaplar veriyor. Bir yandan da izleyici hafiften şüphe içerisine düşürülüyor, casusuluk sahneleriyle heyecanlı bir hava yaratılıyor. Tabi Ellis ile Nazi subayı Müntze(Sebastian Koch) arasındaki ilişkide ilerlemeden edemiyor. Yani romantizm ve hafiften bir erotizm ile karşılaşıyoruz.


Filmin sonuna kadar ''ulan kesinlikle bir hain var ama kim?'' diyorsunuz kendinize. Gerçi filmin sonuna doğru neredeyse herkesin ya casus, ya kahraman, ya da vatan haini olduğunu anlıyorsunuz. Sonunda da her şey açıklığa kavuşuyor ve ''oh be'' diyebileceğiniz bir final oluyor. Buraya kadar filmde verilen hiçbir ayrıntının boşa gitmemesi de güzel.

Filmde özellikle kötü adamlar içindeki iyi adama ve iyi adamlar içindeki kötü adam çizgisi üzerinde gidilmiş. Yani bu adamlar bunları yaptı ama bak iyileride var ve bak adamlar ülkeyi savunuyoruz ayağına yatıyor ama paralar cukka diyorsunuz.


İzlerken sıkılmıyorsunuz onu söyleyeyim. Akıp gidiyor. Ancak bazı anlar geliyor ki ''bitmedi mi hala?'' diyorsunuz. Yine de sorun değil çünkü durmadan bir şeyler oluyor. Dikkat ederseniz sanki filmde hayat hızlı akıyor. İnsanlar acele acele konuşuyor olaylar hızlı oluyor. Tabi bu filme senayonun gerektirdiği kadar olay sığdırabilmek için.

-

Filmde önceden tanıdığım iki aktörle karşılaştım. Gerisi benim için oldukça yeni yüzlerdi. Bunlardan biri Sebastian Koch; Das leben der Anderen-The Lives of Others ki oldukça iyi bir filmdi. Diğeride Alman General Rolünde izlediğimiz Christian Berkel. Onu da Der Untergang-Çöküş'de görebilirsiniz.

Sonuç olarak film izlenecek kalitede, sinema sektörünün savaşın belki de hiç ilgilenmediği bir yüzünü yansıtan bir film. Bolca ödülü olduğunu da belirtmek gerek. İzlenmesi gerek bir film.



İyi seyirler...

31.10.10

The Birth of a Nation - Bir Ulusun Doğuşu


1915 yapımı The Birth of a Nation filminin Amerikan sinema endüstrisinin standartlarını belirlediği kabul edilmektedir. Üç saatlik süresi ile o zamana dek çekilen en uzun film olması yanı sıra sinema dilinin kullanımı konusunda ders olarak okutulabilecek kadar görkemli ve dönemine göre olağanüstü çekim ve anlatım teknikleri kullanılarak çekilmiş bir yapımdır.
Film iki bölüm olarak değerlendirilmelidir. İlk bölümde ‘’kardeşin kardeşi vurduğu’’ anlamsız bir Kuzey-Güney savaşı, ikinci bölümde ise zafer kazanan Kuzey’in ‘’beyaz Güney’i siyah Güney’in topukları altında ezmesini’ anlatmaktadır. Filmin başlangıcında yer alan ‘’Savaşın yıkıcılığını vurgulamak istediğimiz bu çalışmamız savaştan nefret edilmesini sağlayarak sonuçlanırsa çalışmamız boşa gitmemiş olacaktır’’ sözleri genel anlamda insanlığın içine düştüğü savaşı lanetleme değil ‘’üstün Aryan ırka mensup Kuzey ve Güney’li kardeş’’ arasındaki savaşın yıkıcılığının tekrarlanmaması isteği sonucu yazılmıştır. Çünkü hemen ardından gelen ‘’Afrikalıların Amerika'ya getirilmesi birliğin bozulmasının ilk tohumlarını attı’’ sözleri bu görüşü doğrulamaktadır. Kuzey ile Güney’in arasının açılarak birliğin bozulmasına ve ardından İç Savaş’a yol açan olayların temeli olarak ‘’kölelik karşıtlarının köleliğin kaldırılmasını istemesi’’ olarak gösterilmektedir. Yönetmene göre Afrikalılar –zenciler- bu kutsal topraklara ayak basmamış olsalar bir İç Savaş olmayacak, kardeş kardeşle savaşmayacaktır.


Çokça farklı sahnenin İç Savaş dönemini yansıttığı filmde pek çok karakter ve birbirinden farklı hikayeler yer almaktadır. Bu nedenle yapım sessiz film olma özelliğiyle anlaşılması karmaşık bir durum almıştır. Ancak filmde birkaç bölüm en önemli mesajları verir niteliktedir. İşte bazı bölümlerden örnekler:

-Çocukluğu İç Savaş sonrasına rastlayan ve savaşı kazanan Yankee’lerin (Kuzeylilere Yankee, Güneylilere Dixie derlerdi), her türlü pis işlerini gören Thomas Dixon şöyle bir olaya şahit olur. İç Savaş’ta albay olarak görev yapmış olan dayısının askerlerinden birinin dul eşinin kızına bir zenci tecavüz eder. Kasaba halkı çıldırır ve gece olunca Ku Klux Klan kasabaya gelerek tecavüzcü olduğu söylenen adamı linç ederek asarlar. Bayan Dixon oğluna ‘’Onlar, Klan üyeleri, bizim insanımız ve bizim çiftliğimizi koruyorlar’’ diyor ve hep beraber KKK’ya katılırlar. Film işte bu yaşadıklarını kaleme alan ve zenci düşmanlığıyla dolu Baptist papazının "The Clansman" adlı kitabından uyarlanmıştır.
Filmin asıl adı olan The Clansman olarak belirlenmişti ancak Thomas Dixon ‘’Klan Üyesi’’ isminin filme uygun olmayacağını daha görkemli bir isim olan The Birh of a Nation’un kullanılmasının gerektiğini söyler. İsim değiştirilir ancak bununla yetinilmez ve zenci karşıtı hayli sert olan roman yumuşatılarak yola devam edilir.


-Kuzeyli Stoneman ve Güneyli Cameron ailelerinin gözünden olaylar anlatılır. İlk bölümde Stoneman ve Cameron ailelerinin birbirleri ile olan sıkı dostlukları anlatılır. Birbirlerine gider, gelirler. Hatta Cameron ailesinden biri Stoneman ailesinin kızlarına âşık olarak ‘’arkadaşının, hiç görmemiş olduğu kız kardeşi Elsie Stoneman'ın fotoğrafında hayallerindeki kızı bulur.’’ Günümüz Hollywood yapımlarında iki erkeğin birbirlerine sarıldığı bir sahne bulabilmek olanaksız olduğu gibi sokaklarda da bu durum böyledir. Amerika ve Avrupa’da sokaklarda birbirlerine sarılan iki erkeğin verdiği mesaj kesinlikle eşcinsel içerikli olarak okunmaktadır. Oysa yıllar önce dünyanın her yerinde arkadaşlar, dostlar içtenlikle birbirlerine sarılırlardı. Bu filmde de Stoneman ve Cameron aileleri çocuklarının birbirlerine sarılmaları, dostluklarını göstermeleri Batı kültürünün zamanla değiştiğinin, insanların birbirlerinden uzaklaştığının, ‘’insanın insana yabancılaştığının’’ göstergelerindendir.



-Abraham Lincoln’ün 1860 seçimlerini kazanması ve köleliği kaldıracağını söylemesi filmde şöyle anlatılmaktadır. ‘’Büyük liderin zayıflığı bir ulusu kargaşaya sürüklemek üzereydi.’’ Kuzey’in köleliğin kaldırılmasını istemesi Güney’de dengelerin bütünüyle değişmesi demekti ve kabul edilemezdi. İstenmeyen gerçekleşir ve dostluklar sona erer. Yedi Güney eyaleti (South Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Teksas, Georgia ve Louisiana) bağımsızlıklarını ilan eder ve 12 Nisan’da Charleston limanını ele geçirmesiyle savaş başlar. Dört eyalet daha Güney Konfederasyonu’na katılır (Arkansas, Virginia, North Carolina ve Tennessee). Bu 11 eyalet Amerikan İç Savaşı'nda güneyli Konfederasyon tarafını oluşturdular. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli Union (birlik) tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi. İlk büyük çarpışma Washington civarındaki ‘’Bull Run’’ denilen mevkide gerçekleşir ve Güneylilerin zaferiyle sonuçlanır. Böylece uzun bir çatışma dönemine girilir.


Film sona ererken KKK* adamları bir kulübede zencilerin saldırısına maruz kalan Cameron’ları kurtarmak için gelir. Saldırılar sürerken at üstünde dörtnala koşturan kurtarıcı KKK mensuplarının gözüktüğü sahneler günümüz sinemasına ışık tutacak düzeydedir. Ki film sinemalarda gösterildiğinde seyircilerin bu sahneyi çığlık çığlığa ve alkışlayarak seyrettikleri söylenir. ‘’Vahşi savaş artık hüküm sürmediği zaman mutlu gün düşlemeye cesaret edebiliriz. Özgürlük ve birlik, bugün ve sonsuza dek,’’ sözleriyle Hz. İsa’nın dev boyutta simgesiyle film sona erer.
Kant insanlığa ‘’aklını kullanabilme cesaretini göster’’ diye haykırmıştı. Tüm ırkçı yapısına ve şiddeti meşru gösterme çabalarına karşın yine de filmi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirirsek kötüyü savunuyor olmasının filmin kötü olması anlamına gelmediği ortadadır. Sinemanın gelişim sürecini merak edenler için, ırkçılık fikrinin hangi gerekçelerle ortaya çıktığına ve belirli bir ideoloji doğrultusunda tarihin ters yüz edilmesine dair önemli dersler çıkarılabilecek ve döneminin çok ilerisinde olduğunu rahatlıkla söylenebilecek olağanüstü bir film.


İyi seyirler...

B.K

*Klu Klux Klan: Ku Klux Klan örgütü Amerikan İç Savaşı sonrasında zencilerin kazanmaya başladığı haklara, özgürlüklere ve zenci-beyaz eşitliğine karşı çıkmıştır. Amaçlarına ulaşmak için şiddet ve teröre başvurmuşlardır. Örgüt üyeleri kapşonlu beyaz cüppe giyer ve genellikle yanan bir haç örgüt amblemidir. 

*Konuk yazarımıza teşekkürlerimi sunarım.

29.10.10

Shichinin no samurai - Yedi Samuray



''Umarım doğru bir tercihtir'' düşüncesiyle ilk yazımı dünya sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Akira Kurosawa'nın Yedi Samuray filmi ile yazmaya karar verdim.

1954 yapımı olan bu filmi izlediğinizde aslında ne kadar çok benzerine rastladığınızı veya ister istemez bilinçaltınıza yerleşmiş bir konu olduğunu fakediyorsunuz. Biraz daha kurcaladığınızda ise bu filmin kafanızdaki konunun temeli olduğunu anlıyorsunuz. İşte Yedi Samuray'ı kült bir yapım yapan da bu özelliği.
                                 
                     


Haydutlar tarafından düzenli olarak ekinleri çalınan bir köy ahalisinin en sonunda bu duruma dayanamayıp imkanları dahilinde köylerini korumak için samuray aramalarından yola çıkan filmin devamında neler olduğunu tahmin etmek pek zor değil. Geri kalan her şeyiyle beraber buruk bir sevinç yaşatan bir film. Ancak bunlarla birlikte samurayların onuru, bilgeliği, cesareti hakkında önemli izlenimler ediniyorsunuz. Oldukça iyi bir şekilde harmanlanmış olan filmde çatışma ortamında yaşanan aşk, hüzün, komedi ve aksiyon sahneleri hep bir arada.


Günümüz gözüyle izlerseniz sıkılma olsalığınız var. Bunu önceden belirtmek gerekli. Birde açalım patlamış mısırı oturalım izleyelim diye izlemeye kalkarsanız koltuktan binlerce kaloriyle kalkabilrisiniz çünkü film yayınlanan ülkeye göre değişse de ortalama 3 saate yakın bir film.

Filmin 2004 yılında Samurai Seven isminde bir animeside çıkmıştır. Ancak anime filmle aynı şekilde değil bir uyarlama olarak ilerlemektedir ve fantastik öğeler de içermektedir. Buna göre anime de oldukça başarılıdır.
 
Sonuç olarak izlenmesi gereken, eğer sıkılırsanız 1-2 dakikalık molaların yeterli olacağı oldukça iyi bir film. 

İyi seyirler...