''When you have to shoot, shoot. Don't talk.'' - Tuco
Fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.10.11

Nineteen Eighty-Four - 1984

 

Savaş Barıştır
Özgürlük Köleliktir
Cahillik Güçtür

1984, George Orwell'in aynı isimli romanından uyarlanan filmimiz, ne hoştur ki 1984 yılına denk gelmiş, getirilmiş. Romanı da okumuş bir bünye olarak filmi ve romanı birlikte götüreceğim. İki boyutlu bir yazı olacak. 3. Boyut sizlerin elinde. Oradan ''Yürü be!'' seslerini duyar gibiyim. Başlayalım...

Tarih 4 Nisan 1984. Dünya; Avrasya, Doğu Asya ve Okyanusya gibi parçalara bölünmüş. Bildiğimiz ülkelerin adı bile geçmiyor. Londra'dayız. İngsos yani İngiliz Sosyalist rejimi hakim. Heryerde şu ünlü Büyük Birader.

Büyük Birader
Olayları bir parti üyesi olan Winston'ın gözünden izliyoruz. Ancak her ne kadar ondan izlesek de sonunda fikirler bizim oluyor. Önemli olan bilinç.

Totaliter bir yönetim. Her şey parti'nin elinde. Her yerde teleekranlar, teleekranlarda parti propagandaları. Yıllardan beri bu şekilde süregelmiş. Geçmişe, şimdiye ve geleceğe durmadan şekil veriliyor. Bu heykeltraşlığın tek bir amacı var, otoriteyi elinde tutmak.

Kahramanımız Winston'da işte bu sistemin içerisinde yetişmiş ve herkes gibi (proleterler hariç) bu amaca hizmet ediyor. Tabii ki bu mecburi bir hizmet. O da çoğu kişi gibi durumun farkında ancak ne çare.


Otorite kurulmuş belki ama ama hayatın suyu çıkmış. Bu soğuk,pis ve iç karatıcı atmosfer filmde neredeyse roman kadar başarılı yansıtılmış. Bu konuda filmin hakkını vermek lazım.

Buraya kadar okuduklarınızdan İngiltere'de sosyalizm, 1984, Büyük Birader ne la bu? diyebilirsiniz. Ona da Celal Üster'in önsözünde söylediği gibi devlet tarafından her türlü muhalefetin yok edildiği bir toplum tehlikesine karşı bir uyarı, en genel anlamıyla ''ütopya'' olarak cevap verebilirim. Daha doğrusu, kapitalizmin kalelerinden biri olan İngiltere'yi sosyalistleştirmek gibi bir karşı ütopya.

Orwell'in Stalin'in baskıcı rejiminden yola çıkan bir eleştiri yarattığı söyleniyor. Eğer konu yine Orwell'in bir eseri olan Hayvan Çiftliği olsaydı ''haklısınız'' diyebilirdik. Ancak buradaki eleştiri otoriter, baskıcı rejimlerin problemlerine dikkat çekmek istemiş. Sırf 1940'lı yılların Sovyetleriyle uğraşmış olsaydı, şu an bile güncelliğini ve evrenselliğini koruyan ve bugüne kadar korumuş olan bir eser olabilir miydi?

Suzanna Hamilton - Joh Hurt
1984, filme uyarlanırken zorlanılacak bir roman. İzleyincede sıkıntıları yakalayabiliyorsunuz. Zaten, kitabını okuduysan filmini izleme durumu, uyarlayanlar tarafından devam ettirildiği sürece bu işten kurtuluş yok. Yüzüklerin Efendisi ile olmaz o iş - ki onun bile ciddi derecede açıkları var ama işi götürüyor - Bu nedenlerden dolayı filmin sönük yanları yok değil. Bazı yerler oldukça yüzeysel şekilde geçilmiş. Bazı yerler ise kızdıracak şekilde değişikliğe uğramış.

Bu açıklara karşılık John Hurt'ün oyunculuğu içimizi bir nebze rahatlatıyor. Oldukça başarılı. Julia karakteri ise biraz daha derin verilebilirdi. Çok komplike bir karakter değil ama birazcık daha ittirilse olurmuş.


Ayrıca sahnelerin tasarımları, dekorları, yerleşimleri oldukça başarılı. Ne yalan söyleyeyim birçok sahne tam kafamda canlandığı gibi hazırlanmış. O konudaki emek, alkışı hak eder.

Orwell, romanı 1948 yılında yazdığı için ve 84 48'in tersi olduğu için kitabın adını 1984 koymuş. İyiki de koymuş. Filmin sonunda da gözüken ''Nisan- Haziran 1984 esnasında Londra ve çevresinde yazarın hayal ettiği doğru zaman ve koşullarda çekildi'' yazısı yemeğin sonundaki tatlı gibi hoş bir hava katıyor.

Velhasıl, eğer ''Kitabı okurum ama filmi izlemem hayallerim bana kalır'' diyenlerdenseniz izlemenizi salık vermem. Bunun dışında bir düşünceniz varsa izleyin olsun bitsin. Ancak beklentileriniz çok yüksek tutmayın. Sonra Harry Potter olur. Gerisini zaten zevkleriniz halleder.



Eğer yazının burasına kadar okuyan varsa ve ''Bak merak ettim şimdi'' diyen varsa Can Yayınları'nın Celal Üster çevirisini tavsiye ederim. Sanki bütün çevirilerini biliyormuş gibi. Ya da ''Bana özet geçin, İngilizce'de biliyorum diyenlerdenseniz Penguin readers'ın resimli, ince bir 1984'ü mevcut.

Konuyla ilgili ''Bunu biliyor muydunuz?'' bilgisi vermek adettendir. George Orwell'in gerçek adı Eric Arthur'dur. Ayrıca O'Brian rolünde izlediğimiz Richard Burton bu filmden sonra vefat etmiş. Bu da böyle biline diyoruz.

Bu arada çok sevgili blogum bugün 1 yaşına bastı. Bu hafta içerisinde bir doğumgünü yazısı yazarım. İyi olur, hoş olur. Malumunuz yoğunuz. Elden geldiğince...İyi ki doğdun ben!

İzleyin, izlettirin, iyi seyirler...

12.8.11

Being John Malkovich - John Malkovich Olmak

Hiç başkası olmak istediniz mi? Şimdi olabilirsiniz.

‘’7,5 değil mi?’’ diye sorar asansördeki kadın. ‘’Ah evet’’ .
‘’Ben sana gösteririrm.’’ der ve duvara dayalı levyeyi alır. Elini kontrol panelinin üzerine götürür ve asansörün 7 ile 8 arasına gelmesini bekler. Tam o anda ‘’Stop’’ düğmesine basar.
Asansör sarsılır ve alarm zili çalmaya başlar.
Kadın levyeyi daha öncedende kullanıldığı belli olan asansör kapısının arasına sokar ve kapıyı açar. ‘’7,5’’.
‘’Teşekkürler.’’

Sırf bu sahnesiyle bile bu film beni benden alır. Ne kadar absürd ama ne kadar ciddi olduğunu gördüğünüzde donar kalırsınız. ‘’Ne saçmalıyor bu?’’ ama o saçmalamıyor. Yalnızca 7,5 uncu katta indi hepsi bu. 

Kat 7,5
 Başarılı sayılamayacak bir kuklacı var karşımızda. Craig Scwartz (John Cusack). Hayatı mı? Pek de iyi sayılmaz. Ancak bir gün gazetede iş ararken ‘’Hızlı elleri olan adamlar aranıyor’’ ilanıyla karşılaşıyor ve hayatı bu noktada değişmeye başlıyor. İlan bile absürd. Bu absürdlükler filmi sevmemdeki en büyük etkendir. Çok zevklidir çok ciddidir.  

Şimdi bu filmin olayı John Malkovich olmak. ‘’Hadi yea?!?’’
‘’Nasıl oluyoruz söyleyinde bizde olalım.’’ Derseniz hemen sizi şöyle alalım. Önce John Malkovich’in beynine giden bir geçit buluyorsunuz. Giriyorsunuz. Ta da! 15 dk. Malkovich. İçine girdiğimiz karakterin öylesine bir karakter değilde tanıdığımız bildiğimiz John Malkovich olması çok da hoş olmuş. 

Öncelikle filmde bir tek Craig ve Malkovich yok. Birde Craig’in birlikte yaşadığı kız var ki hani Cameron Diaz’ı bir daha böyle göremezsin. Yüzüne bakmazsın ama adamlar yapmış. Çok da hoş olmuş. (Bakınız 2. paragrafı da aynı cümleyle bitirdim anlayın yani film güzel)

Cameron Diaz - John Cusack

Birde Maxine var ama ismi Maxine mi değil mi emin olamıyoruz. İzleyince neden böyle düşündüğümü anlarsınız. Anlamazsanız gelin buraya söylerim.

Bütün olaylar bu dörtlü ve birde yaşlı amcamız Lester arasında dönüyor ama öyle böyle değil. O ona aşık oluyor o ona giriyor o ondan çıkmıyor. Biraz garip bir cümle oldu ama zaten genel olarak giren çıkan Malkovich’e yani. Malkovich’in Malkovich’e girdiği sahneye dikkat derim. 


Film biri olabilmek ve arzular hakkında gönderiyor da gönderiyor. Ne kadar yetenekli olursanız olun ünlü değilseniz bir hiçsiniz mesela. Ne kadar doğru dersen tartışılır ama burada böyle. Aşkına kavuşabilmek için herkes birbirini aldatıyor bu dünyada. Kimi benliğinden ömür boyu vazgeçiyor kimi aşkından vazgeçiyor. Herkes istediğini almaya çalışıyor ama ne kadar karlılar? Arzular, şan, şöhret uğruna neler dönüyor. En rahatıysa Lester amca oluyor.

Malkovich Malkovich Malkovich!
 Son paragraftan çok farklı altmesajlar çıktığını düşünebilirsiniz ki öyle. Dahası da vardır elbet. Ben bile önemli bir kısmını anlamamışımdır belki ama olay genel olarak bu gibi.

Benim saçma bulduğum bir durum varki o da şu: Bu kadar insan Malkovich’in beynine 200 $ para verip giriyor 15 dk. durup çıkıyor ama bir kişide çıkıp insanlara anlatmıyor mu bak böyle böyle oldu diye. Hani devamında elbet ünlü oluyor bu durum ama hani yalnızca yeni müşteriler gelmesi durumu olmamalıydı. Olsaydı ne olurdu? Filmin gidişatı bozulurdu. İyi olmadı herhalde. En azından bu olmazdı.

Filmle ilgili ilginç bir bakış açısına da ek$i sözlük’te rastladım. Buradan alabilirsiniz: Klik!.






















Olay bu. Oturup ciddi ciddi izlerseniz sizin için iyi olur. Cameron Diaz’a şaşar kalırsınız. John Malkovich’in evinin gerçek evi olup olmadığını düşünürsünüz. Filmin sonunda gördüğünüz Charlie Sheen’i kafasına odaklanırsınız. Finalde düşünürsünüz. ‘’Vay be’’ deyip kalkarsınız. Pişman olmazsınız. (Çok iddialı oldu. Ben yine de ekleyeyim) Sanırım.


Bir gün böyle bir geçit bulmanız ve size açılan bir geçit olmaması dileğiyle. (Çıkarcılığın da dibine vururum böyle)

İzleyin, izlettirin, iyi seyirler....

31.10.10

El laberinto del Fauno - Pan's Labyrinth


İspanyol iç savaşı sırasında Ophelia isimli küçük bir kızın annesinin yeni ve aynı zamanda subay olan kocasının yanına taşınmasıyla maceramız başlıyor. Filmi izlerken ''ne lan bu Alice'in İspanyol versiyonu'' diyenler olacaktır ancak Guillermo del Toro'nun şiirsel anlatımı, müzikleri ve karakterleriyle kendine özgü bir yapım.

Ayrıca filmin 2006 yılında Cannes Film Festivali'nde yarıştığınıda belritmek gerekli.

Ophelia kendi hayal dünyasında yaşayan, bu dünyayı pek sevemeyen, sevse bile gördüğü ve yaşadığı olumsuzluklar karşısında biraz soğumuş bir karakter. Filmin zaten ilk dakikalarında bunu anlayabiliyrosunuz.




Ophelia'nın annesi ise filmde daha çok pasif bir karakter. Genellikle hamileliği ve hastalığıyla meşgul ki bu karakterin sonu pek de iyi değil. Evin yardımcılarından biri olan Mercedes ise sırları olan ancak bir o kadar da iyi yürekli bir karakter ki izlerken hemen anlayacaksınız.

Bu filmimizin kötü karakteri ise Vidal yani Ophelia'nın üvey babası diyebiliriz ki oldukça karizmatik ve tabiri caizse ''cuk'' oturmuş bir karakter.


Filmin genel işleyişi içinde durağan bir yapısı var ancak heyecanın tavan yaptığıda bir o kadar sahne var. Dram, Gizem ve Fantazi türleri oldukça iyi harmanlanmış diyebiliriz. Ayrıca yaratılan karakterler de bir o kadar takdire şayan.

Taşındıktan sonra Ophelia'nın peri/böcek arası bir yaratık tarafından farklı bir dünyaya götürülmesi ile de filmin gidişatı değişiyor. Bu dünyada filme adını veren Pan ile tanışıyoruz ki bu karakter ne iyi ne de kötü bir karakter. Dengeler değiştiği durumlar yok değil ancak genel olarak zararsız ancak ısrarcılığıyla ön planda. Ophelia ise bu fantastik dünyanın prensesi. Bunu Pan'ın söylediklerinden anlayabiliyrosunuz. Film boyunca Pan ve Ophelia'ya vermiş olduğu kitap bize rehberlik ediyor.

Filmin başlangıcındaki ve devamındaki sahnelerdeki şiirsel anlatım ve müzikler sizi hemen o dünyaya alıyor. Sizi filmden soğutacak herhangi bir durum söz konusu olmuyor. Ayrıca filmin içerisine işlenmiş benzetmeler ve iki filmi aynı anda izliyormuş havası yönetmenin ve senaryonun ne kadar iyi iş çıkardığını gösteriyor.


2006 yapımı bu film bittiğinde hafif bir boşluk hissedebilirsiniz. ''E ne oldu bitti mi?'' diyebilirsiniz ancak merak etmeyin sonradan kendi kendine oturuyor. Belki de filmin eksik noktası burası ancak böyle söylediğime bakmayın filmin finali oldukça iyi.




İzlerken sıkılmayacağınız bu filmi eşinize dostunuza kafanızda soru işareti oluşmadan tavsiye edebilrisiniz. Çünkü film tamamiyle yetişkinlere göre. Hiç öyle ''Çocuk muyuz Fantastik film izleyeceğiz.'' demeyin.



İyi seyirler...