''When you have to shoot, shoot. Don't talk.'' - Tuco
1990-2000 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1990-2000 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.1.13

La Haine - Protesto



’Tanrı’ya inanıyor musunuz? Aslında bu çok yanlış bir soru. Tanrı size inanıyor mu?’

Dünya’nın görüntüsü ile başlıyor filmimiz. (O meşhur Le Monde) Ardından Bob Marley giriyor ve o dönemdeki Fransız sokaklarına ait gerçek görüntüleri izliyoruz. Mathieu Kossovitz bize adeta bu filmi neden çektiğini söylüyor. Sokakların gerçekliğini gösteriyor. İşte böyle seyre dalıyoruz La Haine’i. Siyah-beyaz bir Fransa’nın sokaklarıyla…

Öncelikle filmin başlangıcını izledikten sonra Shane Meadows’un This is England’ın başlangıcını yaparken nereden esinlendiğini anlamış oldum. Belki Mathieu Kossovitz’in de esinlendiği biri vardır da ben denk gelmemişimdir.


Biri Arap asıllı, biri Afrikalı diğeriyse Yahudi üç genç var karşımızda. Said (Said Taghmaoui), Hubert (Hubert Koundé) ve Vinz (Vincent Cassel). Oyuncuların isimleriyle karakterlerin isimlerinin birlikteliği güzel bir ayrıntı. Fransız gettolarında yaşayan gençler bunlar. Grubun bir diğer üyesi olan Abdel, polisler tarafından hastanelik edilmiş. İşte biz göremesek de her şeyin başlangıcı burası. Abdel’in varlığıyla yokluğu. Polisin sivile, sivilin de polise olan nefreti Paris’deki dışında her sahnede hissediliyor. Ancak Paris’teki farkın sebebini anlayamadım.

İsyanın hemen ertesinde başlıyoruz güne. 10.48’i gösteren bir saat eşliğinde. Mathieu Kossovitz’in önemli bir tercihi bu dijital saat. Film boyunca zamanı daha iyi kavramamızı sağlıyor. Yaşanmışlık hissini arttırıyor. Rivayete göre isyan sırasında polislerden birinin silahı kaybolmuş. İşte bu silah filmimizin diğer karakteri. Filmdeki güç unsuru. Bu gücün polisdeki veya sokaktaki varlığı. Filmde ilk ortaya çıktığı andan itibaren her fırsatta gözüküyor. Bunun sebebiyse grubun şiddet yanı ağır basan karakteri Vinz’in varlığı. Artık atılan tokatlara karşılık verilmesi gerektiğini düşünüyor. Biriken öfkenin vücut bulmuş hali. Silahsa patlamayı bekliyor.

Aslında hepimizin bildiği, duyduğu bir konu: Fransa’nın kenar mahalleleri ve ‘’Fransız olmayan’’ halkının durumu. Anca La Haine’i farklı kılan en önemli unsur bu durumun evrenselliği. Karşınızda istediğiniz ülkeye koyup izleyebileceğiniz bir film varsa konu Fransız olmaktan da öteye gidiyor.

Bu çocukların üzerinde biriken onca nefrete, onları kendinden bile koruyamayan polislere ve fakirliğe rağmen ‘’Dünya sizindir.’’ yazısını ‘’Dünya bizimdir.’’ yapabilecek kadar cesur ve umut dolular. Ne de olsa ‘’Kimse ölmedi. O halde sorun yok.’’



Film boyunca saatler ilerliyor. Burada dikkat çekense nerede olursak olalım daima bir olayın bizi buluyor olması. Durağanlık yok. Tabii hareket filmin ‘’Önemli olan yere düşüş değil yere çarpıştır.’’ mottosundan kaynaklanıyor. Film boyunca o çarpış anının bekliyoruz. Grunwalski’nin pantolonunu çekmekle trene yetişmek arasında kaldığı yerlerdeyiz. Yapacağımız seçimin akıbetimiz üzerindeki etkisi. Tuvaletteki yaşlı adamın neden bunca şey anlattığını Said’in aksine çok iyi anlıyoruz. Sonunda da bizi bekleyen çarpışı izliyoruz.

Diyaloglar doğal ve fazla bir de üstüne oyuncularımız eklenince filmin nasıl eriyip gittiğini anlamıyorsunuz bile. Özellikle Vincent Cassel, dikkate değmenin ötesinde parlayan bir performans sergilemiş. Filmin güzel müziklerinin üstüne bir de Zebda dinlerseniz tam olur.
Filmin dramatik yönüyle birlikte görebildiğimiz mizah dolu sahnelerinde gücünden bahsedebiliriz. Hayatın olduğu gibi anlatan gerçekçi filmlerin olmazsa olmazlarındandır mizah. İsmi La Haine (Nefret) olan bir filmde bile…

Böyle bir film La Haine. Sizin 1,5 saat boyunca yerinizden kaldırmayan, her anını dikkatle izlemenizi sağlayan ve hepsinde ayrı ayrı söyleyecek bir şeyleri olan bir film. Sağlam bir eleştiri. Sağlam bir karşı duruş. Siyah-beyaz tavrı ise ilgi çekici. Finaliyle nefes kesici.

Artık yalnızca insan olmanın vakti gelmedi mi? Geçmedi mi? Afiyet olsun.

12.8.11

Being John Malkovich - John Malkovich Olmak

Hiç başkası olmak istediniz mi? Şimdi olabilirsiniz.

‘’7,5 değil mi?’’ diye sorar asansördeki kadın. ‘’Ah evet’’ .
‘’Ben sana gösteririrm.’’ der ve duvara dayalı levyeyi alır. Elini kontrol panelinin üzerine götürür ve asansörün 7 ile 8 arasına gelmesini bekler. Tam o anda ‘’Stop’’ düğmesine basar.
Asansör sarsılır ve alarm zili çalmaya başlar.
Kadın levyeyi daha öncedende kullanıldığı belli olan asansör kapısının arasına sokar ve kapıyı açar. ‘’7,5’’.
‘’Teşekkürler.’’

Sırf bu sahnesiyle bile bu film beni benden alır. Ne kadar absürd ama ne kadar ciddi olduğunu gördüğünüzde donar kalırsınız. ‘’Ne saçmalıyor bu?’’ ama o saçmalamıyor. Yalnızca 7,5 uncu katta indi hepsi bu. 

Kat 7,5
 Başarılı sayılamayacak bir kuklacı var karşımızda. Craig Scwartz (John Cusack). Hayatı mı? Pek de iyi sayılmaz. Ancak bir gün gazetede iş ararken ‘’Hızlı elleri olan adamlar aranıyor’’ ilanıyla karşılaşıyor ve hayatı bu noktada değişmeye başlıyor. İlan bile absürd. Bu absürdlükler filmi sevmemdeki en büyük etkendir. Çok zevklidir çok ciddidir.  

Şimdi bu filmin olayı John Malkovich olmak. ‘’Hadi yea?!?’’
‘’Nasıl oluyoruz söyleyinde bizde olalım.’’ Derseniz hemen sizi şöyle alalım. Önce John Malkovich’in beynine giden bir geçit buluyorsunuz. Giriyorsunuz. Ta da! 15 dk. Malkovich. İçine girdiğimiz karakterin öylesine bir karakter değilde tanıdığımız bildiğimiz John Malkovich olması çok da hoş olmuş. 

Öncelikle filmde bir tek Craig ve Malkovich yok. Birde Craig’in birlikte yaşadığı kız var ki hani Cameron Diaz’ı bir daha böyle göremezsin. Yüzüne bakmazsın ama adamlar yapmış. Çok da hoş olmuş. (Bakınız 2. paragrafı da aynı cümleyle bitirdim anlayın yani film güzel)

Cameron Diaz - John Cusack

Birde Maxine var ama ismi Maxine mi değil mi emin olamıyoruz. İzleyince neden böyle düşündüğümü anlarsınız. Anlamazsanız gelin buraya söylerim.

Bütün olaylar bu dörtlü ve birde yaşlı amcamız Lester arasında dönüyor ama öyle böyle değil. O ona aşık oluyor o ona giriyor o ondan çıkmıyor. Biraz garip bir cümle oldu ama zaten genel olarak giren çıkan Malkovich’e yani. Malkovich’in Malkovich’e girdiği sahneye dikkat derim. 


Film biri olabilmek ve arzular hakkında gönderiyor da gönderiyor. Ne kadar yetenekli olursanız olun ünlü değilseniz bir hiçsiniz mesela. Ne kadar doğru dersen tartışılır ama burada böyle. Aşkına kavuşabilmek için herkes birbirini aldatıyor bu dünyada. Kimi benliğinden ömür boyu vazgeçiyor kimi aşkından vazgeçiyor. Herkes istediğini almaya çalışıyor ama ne kadar karlılar? Arzular, şan, şöhret uğruna neler dönüyor. En rahatıysa Lester amca oluyor.

Malkovich Malkovich Malkovich!
 Son paragraftan çok farklı altmesajlar çıktığını düşünebilirsiniz ki öyle. Dahası da vardır elbet. Ben bile önemli bir kısmını anlamamışımdır belki ama olay genel olarak bu gibi.

Benim saçma bulduğum bir durum varki o da şu: Bu kadar insan Malkovich’in beynine 200 $ para verip giriyor 15 dk. durup çıkıyor ama bir kişide çıkıp insanlara anlatmıyor mu bak böyle böyle oldu diye. Hani devamında elbet ünlü oluyor bu durum ama hani yalnızca yeni müşteriler gelmesi durumu olmamalıydı. Olsaydı ne olurdu? Filmin gidişatı bozulurdu. İyi olmadı herhalde. En azından bu olmazdı.

Filmle ilgili ilginç bir bakış açısına da ek$i sözlük’te rastladım. Buradan alabilirsiniz: Klik!.






















Olay bu. Oturup ciddi ciddi izlerseniz sizin için iyi olur. Cameron Diaz’a şaşar kalırsınız. John Malkovich’in evinin gerçek evi olup olmadığını düşünürsünüz. Filmin sonunda gördüğünüz Charlie Sheen’i kafasına odaklanırsınız. Finalde düşünürsünüz. ‘’Vay be’’ deyip kalkarsınız. Pişman olmazsınız. (Çok iddialı oldu. Ben yine de ekleyeyim) Sanırım.


Bir gün böyle bir geçit bulmanız ve size açılan bir geçit olmaması dileğiyle. (Çıkarcılığın da dibine vururum böyle)

İzleyin, izlettirin, iyi seyirler....

9.6.11

Animal Factory - Hayvan Fabrikası



Uzun bir aradan sonraki ilk yazım. Biraz heyecan var gibi. Tamamen şans eseri olarak elime geçti Animal Factory. İsminden başka herhangi bir bilgim yoktu ancak yönetmen koltuğunda Steve Buscemi'yi görünce dayanamayıp küçük çaplı bir inceleme yaptım. Oyuncuları, konuyu ve kitap uyarlaması olduğunu görünce dayanamayıp izledim. Sonuç mu? Göreceğiz.

Uyuşturucu problemlerinden dolayı suçlu olarak yargılanıp hapse gönderilen kalburüstü bir aileden gelen Ron Decker (Edward Furlong) var karşımızda. Tamamen yargının toplumun farklı taraflarına haksızlık olmasın diye cezalandırılmış bir karakter. Bu durumu görünce ''Sokaklarda katiller, hırsızlar, uyşturucu satıcıları ve her türlü pislik fink atarken nedir bu eşitlikçi yaklaşım?'' demeden edemiyor insan. Sonunda da ''eşitlikçi ve dürüst'' Amerikan yargısı amacına ulaşıyor.

Edward Furlong - William Dafoe

Karakterimizin girdiği hapishane filmin ismi gibi tam bir hayvan fabrikası. Zaten Amerikan kültüründe gördüğümüz hapishane yapısı çoğunlukla uyuşturucu trafiği, eşcinseller, birbirini asıp kesen adamlar ve avluda bench press yapan adamlardan oluşuyor. Ancak bu filmde ilgimi çeken bir unsur, hapishane içerisinde mahkumların kendi entrümanlarını kullanabilmesiydi. İlginçtir ki burada aklıma Türk hapishane yapısındaki bağlamayla türkü söyleyen mahkum modeli geldi. 

İşte bu ''hayvan fabrikası''nda oldukça sağlam bir ölüm kalım mücadelesi var. Kendine çevre bulup arkadaş edinenler sağ çıkıyor, yalnız kalanlar ise oldukça kötü sonlarla buluşuyor. Burada da devreye deneyimli mahkum Earl Copen (William Dafoe) giriyor ve Ron'a sahip çıkıyor. Bu noktada da karakterimizin hayatının kurtulduğunu söyleyebiliriz.Bu filmde kesin bir kötü adam belirlemenin imkanı yok çünkü herkes kendi içinde birer kötü adam.


Yargı tahliye talebini oldukça ilginç bir nedenle geri çeviriyor ki adeta üç maymunu oynuyor. Herkes hapishanenin problemsiz bir harikalar diyarı olduğunu farzederek  insanları çetelere katıldığı için topluma hala zararlı olabileceğini öne sürüyor. Peki bilmiyorlar mı ki sığınacak bir ada bulmadan bu insanların tutunamayacağını. Elbette biliyorlar ancak kimse uğraşmaz. Belki de bu yüzden hapishaneler hayvanları hayvan olarak geri çıkaran hayvan fabrikaları.

Edward Furlong - Mark Engelhardt - William Dafoe
 Aslında daha güzel şekilde yönlendirilip daha iyi sonuçlar elde edilebilecek bir film. Ana karakterle üzerinde gerektiği gibi durulmamış. Karakterler hakkında az bilgi verildiği için belki de ilk boşluk burada oluşuyor. Ardından hikayenin işlenişi sırasında bazı atlamalar yapılmış ve bu bölümler havada kalmış. Tabi ben bu yorumları aynı isimli romanı okumadan yapıyorum ancak kitabı olduğunu bilmeyen bir izleyici bu durumu yakalayabilir. Belki de orijinalinde durum buydu ve Steve Buscemi bu şekilde işleme gereği duydu derdim ama romanın yazarı da filmin senaristleri arasında olunca olmuyor. Yine de oldukça gerçekçi ve fantaziye kaçmayan bir film ortaya çıkmış.



Birkaç ekleme yapmak istiyorum. Bir sahnede gördüğümüz müzik grubu gerçekte de var olan Anthony and the johnsons isimli bir İngiliz deneysel müzik grubuymuş. Yönetmenimiz Steve Buscemi'yi birkaç sahnede kısa sürelerde görmek oldukça hoş oldu. Ayrıca filmde set işlerinin bir kısmında ve özellikle figüranlıkta birçok gerçek mahkum kullanılmış.


Ben bu Ron Decker'ı nereden tanıyorum diyen varsa aklına American History X'i veya Terminator serisini getirebilir. Cevabı bulacaktır. Afişi nereden biliyorum diyen varsa başrollerini Steve McQueen ve Dustin Hoffman'ın paylaştığı Papillon'un afişini getirebilirler, gelmiyorsa googlelayabilirler. Son olarak filmde oldukça ilginç bir şekilde Mickey Rourke'u göreceksiniz ancak nerede olduğunu siz bulun söylersem olmaz.

İzleyin, izlettirin, iyi seyirler...

30.1.11

Trainspotting

Sitenin renginede tam uydu

Irvine Welsh'in aynı isimli romanından uyarlanan bir film Trainspotting. Çoğu uyarlamada olduğu gibi Trainspottingde de film kitabın önüne geçmiş ve kitabın popülerliğini arttırmış. Bende kitabı olduğunu filmden sonra öğrendim gerçi o benim ilgisizliğim ama durum bu.

Başlamadan önce Trainspotting'in ne olduğunu açıklamalıyım sanırım çünkü Türkçesi henüz bulunamamış bir sözcük. Trainspotting bir oyun, bir hobi. Bir tren istasyonuna oturup gelen geçen trenlerin numaralarını yazarak icra ediliyor. Ta ki ülkedeki bütün trenleri görene kadar. Tabi yazmadan resim çekilerek de icra edilebilir. ''e kardeşim bunun filmle ne alakası var?'' derseniz açık söyleyeyim: bilmiyorum, anlamadım. Belki de başka bir anlamı varda ben sadece oyun olanını bulabildim.


Film uyuşturucu filmi genellemesine aslında dahil değil. Gerçi bu durum izleyiciye göre değişkenlik gösterir ama bir Requiem for a Dream kadar değil. Uyuşturucu o zamanki İskoç gençliğinin kaçış yolu denebilir. Gençlik işsiz, boş ve yıllardır İngiltere gibi sömürgeci bir ülkenin gölgesinde yaşamaktan bıkmış durumda. İşte bu durumdan bir an olsun kaçabilmek için uyuşturucu kullanıyorlar. Zaten bu durumu anlayabilmek için filmi pür dikkat izlemenize gerek yok. Renton bir sahnede bize oldukça güzel bir dille anlatıyor.

Seçimlerle başlıyor her şey. Hayatı seçmek, işini seçmek, arkadaşlarını seçmek. İnsanları kendisi yapan bir o kadar da uzaklaştıran etkenler. Şimdi diyeceksiniz ''nasıl ikisi birden olur lan saçmalama.'' ancak durum aynen böyle. fiyakalı bir okuldan mezun olmadıkça işsiz kaldığınız bir dünya bu. - ne kadar benziyoruz değil mi? -


Her şey kahramanlarımız Renton(Ewan McGregor), Spud(Ewen Bremner) ,Begbie (Robert Carlyle), Sick Boy(Johny Lee Miller) ve Tommy(Kevin McKidd) etrafında işliyor. Bir kesimin uyuşturucu almak için kullandıkları bir kaçış noktaları var. Burada toplanıyor, uçuyor ve her şeye kaldığı yerden devam ediyorlar. İşsizler, güçsüzler, orada burada yatıyorlar. İhtiyaçları ise para ve uyuşturucu. Tabi birde ''O zehiri ne vücuduma alacağım diyen bir ekip var.'' ki en basitinden sigara konusunda bile herkesin karşılaşabileceği bir cümle - benimde tepkim aynen böyle -

Filmde Diane ile Renton'ın ilk karşılaştıkları sahnede aralarında geçen ve bana çok yakın bulduğum bir replik var ve bunu göstermeden edemeyeceğim:

''Do you find that this approach usually works, or, let me guess, you've never tried it before. In fact, you don't normally approach girls, am I right? The truth is that you're a quite, sensitive type but if I'm prepared to take a chance I might just get to know the inner you: witty, adventurous, passionate, loving, loyal, a little bit crazy, a little bit bad, but, hey, don't us girls just love that?''
 
Filmi başarılı kılan en önemli etkenlerden biri her şeyin izleyiciye 
göre değişebilir olması. Kimi der ki: ''Bu film uyuşturucuya özendiriyor 
cık cık cık.'' kimi de: ''Şunu izlede aklın başına gelsin uyuşturucu 
neymiş gör.'' Tabi film uyuşturucu filmi değil ama etkilerinden biri 
de bu ki bana sorarsanız durum şöyle önce uyuşturucuya özendiriyor 
hem de ciddi ciddi acımadan özendiriyor hatta: ''En iyi orgazmını 
düşün, şimdi onu binle çarp'' gibi bir replik geçiyor ki patlama anı. 
Ancak sonrasında gelişen olaylarda hiç de böyle bir durumun söz konusu 
olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yani o orgazmın bin katını 
yaşarsın ama bir o kadar da kötüsünü yaşamaya hazır mısın?


Şimdi şöyle yapın: Clockwork Orange'dan biraz alın, Requiem for a Dream'den biraz alın, şahane bir yorum, güzel müzikler ekleyin. Karıştırın. Alın size Trainspotting. Tabi bu söylediklerimi çakma, çalıntı gibi sözcüklerle bağdaştırmayın. Sadece aklınızda canlanması için söylüyorum. Yoksa oldukça farklı bir havası, hikayesi ve konusu var. Fakat Ewan McGregor'ın Clockwork Orange'daki Malcolm McDowell ile olan benzerliği dikkatimi çekmedi değil.

Filmi özellikle izlemek istememin nedeni ''tam benim tarzım.'' dememdi. Tabi bu tarzın tamamen Ewan McGregor'ın soğuk renklerin hakim olduğu bir İngiliz filmi resmini görmemden ve altında da Trainspotting yazısını görmemden oluştuğunu söylemem lazım.

Danny Boyle tam anlamıyla döktürmüş. Müzik seçimleri çekimler çok hoş. Film neredeyse durmuyor. Devamlı bir hareket hakim. Sıkmıyor. Birkaç kere baymadan izleyebilirsiniz. Zaten 1,5 saat gibi kısa bir süreye sahip.


Film seçimlerle başladığı gibi seçimlerle bitiyor. Başta eleştirdiği seçimleri seçerek noktayı koyuyor. Bu içi boş düzene oturmayı kabulleniyor ki burada içi boş düzenden kastımı şöyle açıklıyor:

''So why did I do it? I could offer a million answers, all false. The truth is that I'm a bad person, but that's going to change, I'm going to change. This is the last of this sort of thing. I'm cleaning up and I'm moving on, going straight and choosing life. I'm looking forward to it already. I'm going to be just like you:
the job, the family, the fucking big television, the washing machine, the car, the compact disc and electrical tin opener, good health, low cholesterol, dental insurance, mortgage, starter home, leisurewear, luggage, three-piece suite, DIY, game shows, junk food, children, walks in the park, nine to five, good at golf,
washing the car, choice of sweaters, family Christmas, indexed pension, tax exemption, clearing the gutters, getting by, looking ahead, to the day you die.''

İşte size içi boş düzenin içi boş istekleri.



Film çok sağlam göndermeler, ironiler, müzikler, oyunculuklar barındırıyor. ''Danny Boyle iyi lan.'' dedirtiyor. Bir de şunu ekleyeyim Irvine Welsh'in Trainspotting karakterlerinin 30 lu yaşlarını anlattığı Trainspotting 'in devamı niteliğinde Porno isminde bir romanı varmış. Meraklılarını duyurulur.

İyi seyirler...

23.1.11

L.A Confidential - Los Angeles Sırları


IMDB sitesinin Top 250 lisetesinde 67. sırada bulunan ve izlememin nedeni de bu olan film. 1997 yapımı tam bir polisiye ve oldukça başarılı. Böyle bir kadroyla başarılı bir film çekemeselerdi herhalde en büyük hayal kırıklıklarından biri olarak anılırdı. Ancak böyle bir durum söz konusu değil.

Öncelikle filmin kurgusu çok başarılı. Durum şöyle: filmin ilk bölümlerinde herkes birbirini dövüyor, vuruyor ve durmadan bir şeyler oluyor. Buralarda çok dikkatli olunması lazım. Dikkatiniz başka yerde olursa veya uykulu bir şekilde izlerseniz kaçırısınız bir kere daha izlemeniz gerekir dikkat. Ardın her şey yerli yerine oturmaya başlıyor. Her geçen dakikada ''lan?'', ''ama?'' gibisinden tepkiler vermeye başlıyorsunuz. Sonrasındada bütün durum belli oluyor.


Konusuna gelecek olursak - Konudan az bahsetmeye çalışıyorum çünkü sonra bir bakıyorum bütün filmi anlatmışım - anlatması o kadar kolay değil. 1950 lerde Los Angeles tam bir yükselişte. Hayaller şehri. Tuttuğun altın oluyor. Tabi bu durum sadece filmin başındaki Los Angeles'a gelin gibisinden bir tanıtım filmiyle sınırlı olduğunu görüyorsunuz.

Şehrin Organize Suç şebekesini yöneten Micky Cohen tutuklanınca meydan boş kalıyor ve bir çok kişi onun eyrini doldurmaya çalışıyor. Burada polisin rolü önemli. Devreye kariyerini düşünen ispiyoncu Ed Exley (Guy Pearce) , Badge of Honour isimli polisiyeye danışmanlık yapan Jack Vincennes (Kevin Spacey) , pek zeki olmayan ama çok iyi bir polis Bud White (Russel Crowe) ve bunların başındaki adam Dudley Smith (James Cromwell) giriyor.


Bu sayılanların hepsi hikayenin farklı parçalarını oluşturuyor ve sonunda birleşiyor. Birde Danny Devito ve Kim Basinger var ki Danny Devito oldukça renkl bir karakter olmuş. Kim Basinger ise bu rolle nasıl Oscar almış şaşırdım. Yani kötü değil ama Oscarlık bir performans yok ortada. Gerisini filmi izleyerek öğreneceksiniz. Size önerim dikkatli izleyin.

Film James Ellroy'un aynı isimli romanından uyarlama. Onuda belirtelim.


Filmde Ed Exley'in küçükken babasını vurup kaçan ve bir daha bulunamayn bir karakterden bahsediliyor. Ed bu adamın ismini bilmeiği için aklından Rollo Tomasi ismini uydurmuş. Rollo Tomasi'nin The Usual Suspects'deki Kayser Soze ile olan benzerliği dikkat çekici ancak buradaki Rollo Tomasi herkese göre değişiyor. Herkesin bir Rollo Tomasi'si vardır gibisinden.



Film hakkında daha fazla bahsedebileceğim bir şey yok. Oldukça güzel bir polisiye. Kasvetli bir hava söz konusu değil. Kendini izlettiriyor.

Şimdi bana diyeceksiniz: ''ne biçim yazı yazmışsın? filmin kötü adamı diyorsun kötü adamı söylemiyorsun. zaten yazıda kötü. senin yorumlayacağın filme ben.'' ben de diyeceğim ki: ''sana polisiye filmde kötü adamı söylersem nasıl izleyeceksin?'', ''yazının kötü olduğu doğru. belki de yazılanlar arasında en kısırı. sağlık olsun.''

Size ekşi sözlük'te filmle ilgili bir girdi:
''russel crowe'un, kim basinger dahil kadrodaki herkesi dövdüğü film.'' oldukça komik fakat doğru bir tespit.

İyi seyirler...

26.12.10

The Boondock Saints - Şehrin Azizleri



Çok uzun bir aradan sonra yeni bir yazıyla karşınızdayım. 22 gün olmuş. Bayağı da olmuş vallahi. Olsun, bu süre zarfında güzel filmler izleme fırsatım oldu ve bunlardan bir tanesini sizlerle paylaşmak istedim. Bugünkü yazımın filmi Türkiye'de Şehrin Azizleri ismiyle giren Boondock Saints.

Amerika'nın Boston şehrinde yaşayan iki dindar İrlandalı Connor ve Murphy MacManus  kardeşler kendilerince bir hayat sürdürmektedirler. Vasıfsız işçiler olarak çalışıp akşamda bir Irish Pub'da çakırkeyf olmaktadırlar. İşte tamda bu anlardan birinde filmimiz olaya girer.

Bara gelen Rus Mafyası üyeleriyle aralarında bir tartışma çıkar ve bu sapasağlam kardeşler hadlerini bildirir. Fakat ertesi sabah Ruslar kardeşleri öldürmek üzere geri döner. Kardeşler bu durumdan da olağanüstü çabalarla kurtulurlar ve bu olay duyulduğunda kahraman ilan edilirler. Daha doğrusu Aziz ilan edilirler. Filmimizn ismi de hem dindar hemde kahraman olmalarından dolayı Şehrin Azizleri.


Bu olayların sonucunda polis ve FBI (Federal Bureau of Investigation) kardeşlerin peşine düşer. İşte burada karşımıza zeki, komik ve homoseksüel dedektif Paul Smecker (William Dafoe) çıkar ki filmin götüren çok önemli etkenlerden biridir.

Fakat filmdeki hırsız polis olayı diğer filmlere göre oldukça farklı. Bunu zaten izleyince çok rahat anlayacaksınız.

William Dafoe

Bu olaylardan sonra kardeşler neden dünyayı pisliklerde temizlemiyoruz diyerek Boston şehrini mafyadan ve bunun gibi her türlü pislikten temizlemeye karar verirler. Bu işlerde yanlarına yakın dostları Rocco'yu (David Della Rocco) alırlar. İlginçtir ki oyuncunun gerçek ismiyle filmdeki ismi aynı.

Krdeşlerin filmdeki ana hedefi Rocco'nun başta bağlı olduğu ancak bir temizlik işi sırasında Rocco'yu elden çıkarmak istedikleri anlaşılınca hedef haline gelen İtlyan Mafyası Yakavetta Ailesi. Zaten filmin büyük bir kısmı bu aile üzerinde dönüyor.


Kardeşlerin ve Rocco'nun mafyanın peşine düştüğünü anlayan Yakavetta Ailesi, eski yıllarda birini ortadan kaldırmak için kullandıkları Il Duce (Dük) ü çağırıyorlar. Ne tesadüf ki tam bu zamanlarda Dük 25 yıldır hapiste olduğu Hoag cezaevinden şartlı tahliye ile çıkıyor.

İşte üstteki resimde gördüğünüz sahenede Dük ile ilk karşılaştıkları sahne. Burada size Dük'ün resmini göstermeyerek bir gizem yaratmaya çalışıyorum ama Billy Connolly oynuyor dersem anlarsınız herhalde.

Ancak Dük ile oldukça ilginç bir tesadüf yaşıyorlar fakat bundan sonrasını anlatmayacağım. Zaten her yazıda filmler hakkında oldukça fazla spoiler veriyorum. Azaltmaya karar verdim.

Sözün özü film izlenmeye değer hatta şiddetle izlenmeli. Çok sağlam. Özellikler çekimler, yaratılan karakterler ve müzikler çok iyi. Büyük ama boş filmlerdense küçük ama dolu filmleri izleyin gözünüz gönlünüz açılsın.

Tabi yönetmen Troy Duffy'nin de hakkını vermeden bitirmeyeyim. Helal olsun.

            

Kardeşlerin finaldeki repliklerini yazarak yazımı bitirmek istiyorum:

"Now you will receive us...!
We do not ask for your poor or your hungry. We do not want your tired and sick. It is your Corrupt we claim...!

It is your evil that will be saught by us. With every breath we shall hunt them down. Each day we will spill their blood till it rains down from the skies...!

Do not Kill...
Do not Rape...
Do not Steal...

These are principles, which every man of every faith can embrace. These are not polite suggestions, these are codes of behavior and those of you that ignore them will pay the dearest cost...!

There are varying degrees of evil. We urge you lesser forms of filth, not to push the bounds and cross over into true corruption, into our domain...!

But if you do you, one day you will look behind you and you will see we three, and on that day, you will reap it. And we will send you to whatever God you wish...!

'...and shepherds we shall be, for thee my Lord for thee, power hath descended forthfrom thy hand, that our feet may swiftly carry out thy command. We shall flow a river forth to thee, and teeming with souls shall it ever be...'
In nomine Patris, et Filii, et Spiritus Sancti..."


İyi seyirler...

8.11.10

Any Given Sunday - Kazanma Hırsı


Çok çok zengin bir kadroya ev sahipliği yapan 1999 yapımı Any Given Sunday Amerikan Futbol sistemindeki düzeni, oyuncuları, ekonomiyi, açgözlülüğü, hırsı ve daha birçok şeyi ortaya çıkaran bir film.

''Biz Türk'üz ne anlarız elin sporundan.'' gibi bir tepki vererek izlemek istemezseniz oldukça büyük bir hata yaparsınız. Çünkü filmin dışarıdan görünüşü her ne kadar Amerikan Futbolu gibi olsada spordan ziyade daha derin konulara iniyor.


Afişte gördüğünüz kadro filme ''cuk'' diye oturmuş. Herkes rolünü başarıyla yapmış. Zaten Oliver Stone'dan beklenmeyen bir konu olsada onun tarzında çekilmiş bir film.

Miami Sharks takımı 3 maç üstü üste kaybettiği bir durumdayken hem as oyun kurucularını hemde 2. oyun kurucularını sakatlık sonucu kaybeder. Bu durumdan sonra devereye mecburen kariyerinin ortalarında olan ve beklediği çıkışı hala yapamamış olan 3. oyun kurucu Willie Beamen yani Jamie Foxx girer. Tabii Willie bu durumun çıkış yapmnası için son şans olacağının farkındadır. Bundan dolayı deli gibi hırsa yapar. İnsanları eleştrir, heyecan yapar. Tabii senaryo buradan devreye girer ve takım oyunun ne olduğunu bize öğretir.


Al Pacino'yu filmde 30 yıldır bu sektörde olan başarılı teknik adam Tony D'Amato rolünde izliyoruz. Al Pacino her filmde olduğu gibi karakterin hakkını bu filmdede vermiş vaziyette. Cameron Diaz ise oldukça zıt bir karakter. Şöyle düşünün ki delicesine testesteron salgılayan bir amerikan futbolu takımının sarışın, güzel sahibi.



Yazımın başında da belirttiğim gibi filmde tamamiyle takım oyunundan bahsedilmiyor. Oyuncuların parasal durumları, bu para uğruna yaptıkları ve çektikleri, aile yaşamları ve en önemlisi sağlıklarının kariyerlerinin üzerindeki etkisi.Tabii Amerikanın meşhur para babaları da heryerde olduğu gibi de bu sistemi piyon gibi oynatıyorlar.

Ayrıca film Al Pacino'nun nutuk sahneleriyle oldukça parlama yaptığı sahnelere sahip. Zaten beğeni kazanmasının en büyük etkenlerinden biride bu konuşmalar. Bu arada filmdeki takımlar, ligler, kupalar yani hiçbirşey gerçek değil. Oliver Stone hepsini yeniden isimlendirtmiş tasarlatmış. Farklı kıyafetler yapılmış. Örneğin Maiami Sharks aslında Miami Dolphins, bahsedilen Pantheon Cup aslında Super Bowl gibi.


Filmden daha fazla bahsetmeye gerek yok. Oliver Stone yapmış yapacağını. Çekimler, müzikler, konunun işlenişi oldukça farklı. Futbol sahnelerinin spordan ziyade savaş atmosferi hissi vermesi ise oldukça zevk katıyor. Finali ise ''oh olsun'' denecek cinsten.



İyi seyirler...

30.10.10

Léon - The Professional



12 yaşındaki bir kızın ailesinin öldürülmesi üzerine aynı apartmandaki komşusu Léon'un yanına sığınması. Belki böyle söylendiğinde her şey oldukça basit gözüküyor ancak bahsettiğimiz küçük kız Mathilda ile Léon arasındaki ilişki öyle derin oluyor ki belkide bütün klişeler yıkılıyor.

Öncelikle söylenmesi gereken şu; Léon kesinlikle bir Hollywood filmi değil. Amerika'da geçiyor ancak devreye Luc Besson gibi sağlam bir yönetmen ve Jean Réno faktörleri girince her şey değişiyor. Zaten bir hollywood yönetmeni tarafından çekilmiş bir film olsaydı sanıyorum ki şu an bu yazıyı okuyor olmazdınız.


Filmin başında Amerikadaki az gelirli yozlaşmış aile yaşamını oldukça açık bir dille izliyoruz. Küçük Mathilda'da bu ailenin bir bireyi ancak hayatından hiçte memnun değil. İşte bir gün alt kattaki markete alışveriş yapmaya indiğinde devreye Stansfield yani Gary Oldman giriyor ve film başlıyor.

Gary Oldman'ı filmde yine aile yaşamı kadar yozlaşmış bir ülkenin yozlaşmış polisi olarak izliyoruz ki izlerken kendisinden tiksindirecek kadar iyi bir oyunculuk sergilediği aşikar.


Mathilda'nın ailesinin durumunu gördükten sonra yoluna devam ederek Léon:'un evine yönelmesi ve kapıyı bir çok kez çalmasına rağmen başlarda Léon'un ikilemde kalamsı ve sonunda açması ise filmin kırılma anı. Léon ile Mathilda'nın ilişkiside işte buradan başlıyor.

Léon ise bildiğimiz seri katillerden pek değil. Dış yüzü öyle olsa bile iç yüzü çok farklı yansıtılmış. Her seri katilde olması gereken soğukkanlılık Léon'da da oldukça güçlü ancak çiçeğiyle arasındaki ilişki, bazı yerlerde ortaya çıkan saflığı ve süte olan sevgisi bize Léon'u tanıtıyor. 


Léon ile Mathilda arasındaki ilişki sıradan bir arkadaşlık veya sığınma şeklinde değil. Daha çok Mathilda'nın Léon'a olan aşkı şeklinde. Şimdi ''12 yaşındaki kızla koca herifin ne işi var?'' diyebilirsiniz ki diyeceksiniz. Zaten filmin bu kadar önemli olmasıda bu tabuuyu yıkması. Gerçi bu duygunun karşılıklı olup olmadığı bakış açısına göre değişir.

Film'in finalide bir o kadar sağlam ve önceki yazımdada belirttiğim gibi ''buruk bir sevinç''. Ancak Gary Oldman'lı, Jean Réno'lu ve Natalie Portman'lı (hiçbiri Amerikalı değil bu arada) bu film kesinlikle izlenmeli. Belki ilk 10 veya 20'nize girmez ama izleyin izlettirin.





Son olarak bir kaç ekleme yapmak istiyorum. 1994 yapımı bu filmi izlediyseniz veya izlemeyi düşünüyorsanız kesinlikle ülkemizde yayınlanan vesiyonuyla izlemeyin derim. Çünkü kesinlen bölümler varmış ve Mathilda'nın Léon'un kucağında uyuduğu bölüm yokmuş. Tabii ben normal versiyonunu izledim ancak duyumlarım bu yönde. Birde Mathilda'nın uyuduğu sahneden Jean Réno'nun kucağında yastık varmış ve Natalie Portman yıllar sonraki bir röpörtajında ''doğru bir karar'' olarak nitelendirmiş.


İyi seyirler...